.: ılıl 'WeB Bilgisayarı TeaM © lılı :.
Would you like to react to this message? Create an account in a few clicks or log in to continue.
.: ılıl 'WeB Bilgisayarı TeaM © lılı :.

Bağlı değilsiniz. Bağlanın ya da kayıt olun

==>islami sözlük<==

Sayfaya git : Önceki  1, 2, 3, 4, 5, 6, 7, 8  Sonraki

Aşağa gitmek  Mesaj [5 sayfadaki 8 sayfası]

101==>islami sözlük<== - Sayfa 5 Empty Geri: ==>islami sözlük<== Ptsi Tem. 14, 2008 8:46 pm

xD_Dijital_Manyaq_xD

xD_Dijital_Manyaq_xD
Co Admin
Co Admin

ÂYETULLAH
Allah'ın ayeti, işareti, alâmeti. Şiî mezhebinde Âyetullah, müctehid anlamında kullanılmaktadır. Şiîliğin kollarından biri olan ve günümüzde Şiîlik denince ilk akla gelen İmamîyye fırkasının iman esaslarından biri de imamlara imandır. İnançlarına göre onikinci imam olan Muhammed el-Mehdî, babası Hasan el-Askerî'nin ölümünden (m. 873) sonra gizlenmiştir. Gizlilik devresinde onunla dört kişi görüşmüştür. Bunlara Nâib (vekil) denir. El-Mehdî işleri kendi adına bu nâiblerin yürüteceğini bildirmiştir.
Şiî müelliflerden Muhammed Rıza el-Muzaffer bu hususta şöyle der: "İctihad şartlarını kendisinde toplamış müctehid, gaybet (yokluğu) zamanında, inancımızda imamın nâibi (vekili) dir. Mutlak olarak hâkim ve reistir, hüküm vermekte, halka hükmetmekte imamın selâhiyetine sahiptir. Onun hükmünü kabul etmemek imamın hükmünü kabul etmemektir. İmamın hükmünü kabul etmemek ise Allah'ın hükmünü kabul etmemektir." Nâib sadece dini konularda değil, her hususta halkın kendisine müracaat etmesi gereken ve onların her işini halleden kimsedir.
Böylesine yüksek mevkiî ve üstün görevi olan müctehid uzun bir tahsil döneminden geçer. İran'ın Necef ve Kum kentinde meşhur Şiî medreseleri vardır. Burada on yıllık bir tahsilden sonra orta seviyedeki talebeler küçük vilâyetler ve kasabalara cami imamı olarak tayin edilirler. Bunlara Molla denir. Parlak ve zeki talebeler ise yirmi yıl tahsile devam ederler. Şiî hadis, tefsir ve fıkhını öğrenirler. Kur'an ve sünnetten İmamîyye inancına göre hüküm çıkarma gücüne ulaşırlar; müctehid olurlar.
Bunlar ilmî başarıları, halk üzerindeki etkileri ve taraftarlarının çokluğuna göre sırasıyle; Huccetü'l-İslâm (İslâmın delili), Âyetullah (Allah'ın işareti) ve nihayet Âyetullahi'l-Uzmâ (büyük Âyetullah) ünvanlarını alırlar.
Âyetullah'lar, bulundukları bölgedeki mollalar ve halk üzerinde bir otoritedirler. Bugün İran'da bin civarında Âyetullah vardır. Bunların sadece birkaç tanesi Âyetullahi'l-Uzmâ'dır.

https://webbilgisayari.editboard.com

102==>islami sözlük<== - Sayfa 5 Empty Geri: ==>islami sözlük<== Ptsi Tem. 14, 2008 8:46 pm

xD_Dijital_Manyaq_xD

xD_Dijital_Manyaq_xD
Co Admin
Co Admin

AYN
Aslı, kendisi, bir şeyin eşi, tıpkısı; göz, kaynak, pınar. Arapça bir kelime olup, çoğulu âyân ve uyûn gelir. Dış âlemde var olan maddî şeyler. Geniş anlamda ayn; nakit paradan başka edinilebilen maddî servet unsurları demektir. Ayn; muayyen ve müşahhas olan şey anlamına da gelir. Meselâ; bir ev, bir at, bir sandalye, meydanda mevcut olan bir yığın buğday ve bir miktar para gibi (Mecelle, mad. 159)
Aynen Edâ: Mal olarak doğan borcu, nakitle değil de yine aynı cins malla ödemek, demektir.
Aynen Mübâdele (Trampa): Malın malla değiştirilmesidir.
Aynen Taksim: Mülkün sadece kâğıt üzerinde ve pay olarak taksimi yerine, fizikî olarak da taksimi. Böyle bir taksimin mümkün olup olmaması taksim ve izâle-i şüyû davalarında önemlidir.
Aynî Hak: Eşyaya ilişkin hak demektir. Bu, maddî mallar üzerindeki salt iktidar hakkı olup; mülkiyet ve mülkiyetin gayr-i ayni hakları olmak üzere ikiyi ayrılır.
1. Mülkiyet hakkı: Bir kimsenin malik olduğu şeyi kullanmaya, gelirini ve ürününü almaya, bir şeyi harcayıp yok etmeye ve hukuka aykırı olmamak kaydiyle o şey üzerinde her türlü işlemde bulunmaya, ona vaki tecavüzü def'e ve istihkak davası açmaya hak veren güç ve yetkidir.
2. Mülkiyetin gayr-i aynî hakları: Mülkiyet hakkı üzerine külfet yükleyen ve başkalarına karşı ileri sürülebilen, fakat bu ileri sürmede sınırlı bulunan mutlak aynî haktır. İrtifak hakkı (ortak yol, su vb. birlikte kullanma) ve rehin hakkı gibi.
Ayrıca kelâm ilminde ayn, kendi başına boşlukta yer tutan ve arazları taşıyan şey olarak tanımlanır. Cisimlerin rengi, şekli, hareket ve hareketsizliği birer arazdır. Bunları taşıyan madde ise ayndır. Ayn, arazın mukabili olup hem cevher ve hem de cisim için kullanılan bir terimdir.

https://webbilgisayari.editboard.com

103==>islami sözlük<== - Sayfa 5 Empty Geri: ==>islami sözlük<== Ptsi Tem. 14, 2008 8:46 pm

xD_Dijital_Manyaq_xD

xD_Dijital_Manyaq_xD
Co Admin
Co Admin

AZÂB, AZAP
Otorite sahibi bir kimse tarafından yapılan işkence, eza, cefa; beden ve ruha tesir eden eziyet.
Bir terim olarak, Allah'ın günahkârlara dünya veya ahirette vereceği ceza, sıkıntı ve eziyet demektir. Kabir azabı, Cehennem azabı.
İslâm'da azab dünyevî ve uhrevî olmak üzere ikiye ayrılır:
1. Dünyevî azab. Yüce Allah eski devirlerde imandan uzaklaşan, gönderdiği peygamberlere itaat etmeyen, Allah'a isyan eden kavimleri helâk etmiş, onları dünyada azaplandırarak sonraki nesillere ibret yapmıştır. Hz. Nuh (a.s.)'ın kavminin sular altında kalması, sadece kendisiyle birlikte bir gemiye binen insanların ve hayvanların kurtulması, Âd ve Semûd kavminin başına gelen felâketler, Nemrud'un ve Firavun'un helâk oluşu, erkeklerin kadınları bırakarak birbirlerine yaklaştığı Lût kavminin yere batırılması dünyadaki azaba örnek verilebilir. Bunlar Kur'an-ı Kerîm'de ibret için zikredilen kıssalardır.
Dünyevî azabın bir de eziyet, sıkıntı, fakirlik vb. şekillerde imtihan amaciyle karşılaşılan şekli vardır. Bu imtihanların gayesi insanın sabır ve tahammül gücünün ölçülmesi, buna karşılık günahlarının affedilmesi, ya da manevî derecesinin yükselmesidir. Ayette şöyle buyurulur: Ey müminler itaat edeni asî olandan ayırt etmek için sizi biraz korku, biraz açlık, biraz da mallardan, canlardan ve ürünlerden yana eksiltmek ile imtihan ederiz (ey habibim) sabredenleri müjdele" (el-Bakara, 2/155). Buna göre, dünyadaki bazı sıkıntı ve ızdıraplar ahirette sevaba, dünya hayatının sonraki yıllarında refaha dönüşebilmektedir. Münkirler için dünyadaki azap da ahiretteki azap da aleyhlerinedir. Kur'an-ı Kerîm'de; "Onlar için dünyada rezillik ve aşağılık ahirette de elem verici bir azap ve cehennem ateşi vardır" (el-Bakara, 2/114; Hacc, 22/9) buyurulmaktadır.
2. Ahiretteki azab: Ahiret azabı kabir azabıyla başlar. Kabir hayatı hemen dünya hayatının bitimiyle başladığına göre, insanoğluna azap uzak değildir. Çünkü ayet ve hadislerde azabın kabirde başlayacağı belirtilmiştir. Cenâb-ı Hakk buyurur:
"Kim benim zikrimden (Kuran'dan) yüz çevirirse, o kimse için (kabirde) dar, sıkıntılı bir yaşayış vardır. Biz onu kıyamet gününde kör olarak haşredeceğiz. O şöyle diyecek: Ey Rabbim, beni niçin kör olarak haşrettin? Halbuki ben daha önce görüyordum.' Allah diyecek: Bu böyledir. Çünkü sen, sana ayetlerimiz geldi de, onları unuttun. Bugün de unutulma sırası sendedir" (Tâhâ, 20/124).
Hz. Peygamber, salih kullar için kabrin Cennet bahçelerinden bir bahçe olacağını, günahkârlar için ise Cehennem çukurlarından bir çukur hâlini alacağını bildirmiştir (Tirmizî, Kıyâme, 26).
İbn Ömer'den nakledildiğine göre Allah Resulu şöyle buyurmuştur:
"Sizden biriniz vefat ettiğinde sabah ve akşam ona kendi makamı gösterilir: O kimse Cennetlik ise Cennet'e gireceklerin makamı; Cehennemlik ise, Cehennem'in hücrelerinden bir yer gösterilir. Ve ona, burası senin ebedî durağındır. Kıyamet günü seni Allah buraya göndererektir,' denilir" (Tecrîd-i Sarih Terc., 678).
Ebû Hüreyre'den, Hz. Peygamber'in şu duaya devam ettiği nakledilmiştir: "Ya Rabbî! Kabir azabından, hayat ibtilâsından, ölümün şiddetinden, mesih-deccalin fitnesinden sana sığınırım"(Tecrîd i Sarih Terc., 677).
Kıyamete kadar bu şekilde sürecek bir kabir hayatı sonunda, mahşer yerinde hesap ve mizandan sonra sevapları günahlarından fazla gelenler Cennet'e, az gelenler ve inkârcılar ise Cehennem'e gireceklerdir. Günahkâr müminler bir süre azap gördükten sonra, sonunda yine Cennet'e gireceklerdir. Kâfirler ise ebedî Cehennem'de kalacaktır. Kur'an-ı Kerîm'in bir çok ayetinde Cehennem azabından, bu azabın dehşet ve korkunçluğundan söz edilir:
Defterleri sol tarafından verilen günahkârlara gelince; onlar ne acıklı durumdadırlar. Onlar ateşin alevi ve kaynar su içindedirler. Bir de üzerlerinde Cehennem'in kapkara dumanı olan bir gölge var. O gölge ne serindir, ne de mülayim. Çünkü onlar dünya hayatında zevklerine düşkün kimselerdi" (el-Vâkıa, 56/41-46).
İslâm'da azap ilâhî adaletin gerçekleştirilmesi içindir. Dünya hayatında uygulanan ceza ve azaplar hukukî müeyyidelerdir. Bu da toplum içinde işlenebilecek kötülük ve suçların önlenmesi ve diğer insanlara bir ibret teşkil etmesi içindir. Ahiret azabı mümin insanlar için geçicidir. Bu geçici azabın sonunda Allah'ın bir lûtfu olarak Cennet nimeti verilecektir. Allah'ın bütün emir ve yasaklarının hak olduğuna iman eden, yegane din ve nizamın onun dini ve nizamı olduğunu kabullenip bütün emir ve yasaklarının yer yüzünde uygulanması gerektiği inancında olan, Allah'a hiç bir şekilde şirk koşmayıp, ancak bazan insanî fıtrat gereği olarak günah işleyen kimseler, bu günahlarının karşılığı olan cezayı çektikten sonra, ebedî azaba çarptırılmayıp, af edilirler. Zira Cenâb-ı Hak şöyle buyurur: Âllah kendisine şirk koşulmasını bağışlamaz. Bunun dışındaki günahları dilediği kimse için affeder. " (en-Nisâ, 4/48) Buna göre küfrün dışında kalan diğer günahlar Cenâb-ı Allah'ın iradesine kalmış bir husustur. O isterse bağışlar isterse azap eder. Fakat onun emir ve yasaklarını dinlemeyen, Kur'an'a sırt çevirip hükümlerinin uygulanamayacağını söyleyen veya böyle inananların düşüncesini paylaşan insanlar, küfürde olacakları için, ebedî azaba çarptırılacaklardır.
"Gerçekten küfredip (Peygamberliği ve İslâm'ın bütün hükümlerini reddedip insanları Allah'ın dininden ve hak yoldan alıkoymakla) zulmedenleri, Allah asla mağfiret edecek değildir. Onları Cehennem yolundan başka bir yola erdirecek değildir. Onlar orada ebediyyen kalıcıdırlar... ' (en-Nisâ, 4/168-169). Ayrıca (Cinn, 72/23) ve (Ahzâb, 33/65) ayetleri aynı hususu hatırlatmaktadır.
Allah ve Resulu ayet ve hadislerde, ahiret nimetlerini müjdeleme yanında dünyada emir ve yasaklara uymayanlara, haksızlık ve zulûm yapanlara, inkâr yoluna sapanlara, Allah'ın hükümlerine sırt çevirenlere azap edileceğini bildirmiştir. Bundan maksat da insanları kötülüklerden ve inançsızlıktan kurtarmaktır.

https://webbilgisayari.editboard.com

104==>islami sözlük<== - Sayfa 5 Empty Geri: ==>islami sözlük<== Ptsi Tem. 14, 2008 8:46 pm

xD_Dijital_Manyaq_xD

xD_Dijital_Manyaq_xD
Co Admin
Co Admin

AZAD ETMEK

Bir köleden köleliği kaldırmak, onu hürriyetine kavuşturmak. Arapça karşılığı itk olup, sözlükte: güç, kuvvet, bolluk, güzellik, kerem ve iyilik gibi anlamlara gelir. Köle de azad edilmekle daha önce yapamadığı işleri yapmaya güç bulduğu, insanlar arasında itibar kazanıp kölelik darlığından kurtulduğu için hadise bu terimle ifade edilmiştir.
İnsanda asıl olan hürriyettir. Ancak m. VI. yüzyılda yeryüzünde kölelik gerçeği var olduğu için, İslâm köleliği birden kaldırmamış, köleliğin statüsünü, hak ve sorumluluklarını düzenlemiş; her fırsatta köle azadını teşvik ederek, köleliğin kalkması yolunda ilk ciddî adımı atmıştır. Kölelik temelde küfrün eseridir. İslâm'ın getirdiği azad müessesesi ise bu eseri yok etmek gayesini gütmektedir. Kölelik hükmen ölüm gibidir. Çünkü o, malda tasarruf, şahitlik ve kendi nefsine velî olma ehliyetinden mahrumiyet demek olduğu gibi; köleden cuma namazı, hac, cihat ve cenaze namazı gibi bir çok ibadetlerdeki yükümlülüğü kaldırır. İşte bir köleyi hürriyetine kavuşturan, bütün bu haklardan onun yararlanmasını sağlayacağı için mânen onu diriltmiş gibi sevaba nail olur. (İbnü'l-Hümâm, Fethu'l-Kadîr, IV, 232; el-Askalânî, Bulüğu'l-Merâm, Terceme ve Şerh, A. Davudoğlu, İstanbul 1967, IV, 292). Buna karşılık bir kudsî hadîste; hür bir kimseyi köle diye satmaya kalkışanın hasmının kıyamet gününde Yüce Allah olacağı bildirilir (Buhârî, Büyû, 106, İcâre, 12, 15; İbn Mâce, Rehin, 4; Ahmed b. Hanbel, II, 292, 358, III,143, IV, 274).
Köle azadı meşrû ve mendup sayılmıştır.
Ayetlerde şöyle buyurulur: "Hata dışında bir mümin diğer bir mümini öldüremez. Kim bir mümini hata ile öldürürse, bir mümin köle azad etmesi, bir de ölünün ailesine diyet teslim etmesi gerekir. Ancak, ölünün ailesinin bağışlaması müstesnadır. Eğer ölen, size düşman olan bir kavimden olur da mümin olursa öldürenin sadece bir köle azad etmesi gerekir. Eğer dlen sizinle aralarında anlama olan bir kavimden ise, öldürenin, ölenin ailesine diyet teslim etmesi ve bir mümin köle azad etmesi gerekir" (en-Nisâ, 4/92).
Bozulan yeminin keffâreti, ailenize yedirdiğinizin ortalamasından on yoksulu yedirmek veya giydirmek, yahut da bir köle azad etmektir" (el-Mâide, 5/89).
Karılarına "zıhar" yapıp, sonra sözlerini geri almak isteyenlerin, karılarıyla temasta bulunmadan önce, bir köle azad etmeleri gerekir" (el-Mücâdele, 57/3), " Azad edecek köle bulamayanın ise, karısıyla temasta bulunmadan önce aralıksız iki ay oruç tutması gerekir. " (el-Mücâdele, 57/4). Diğer yandan zekât verilecek sınıflardan birisi, azad olmak için para biriktiren kölelerdir (et-Tevbe, 9/60).
Köle azadını teşvik eden çok hadisler vardır. Bunlardan bazıları: "Bir kimse mümin bir köleyi hürriyetine kavuşturursa, onun her uzvuna karşılık, kendisinin bir uzvu Cehennem ateşinden kurtulur. " (Buhârî, Itk, 1; Müslim, Itk, 24). "Evlâd, babasının hakkını ödeyemez. Ancak onu köle olarak bulup, satın alır da azad ederse o başka" (Müslim, Itk, 25; Ebû Dâvud, Edeb, 120; Tirmizî, Birr, 8; İbn Mâce, Edeb, 1).
Hz. Peygamber köle azadında öncülük ederek, ömrü boyunca altmışüç köleyi hürriyetine kavuşturmuştur. Hz. Âişe'nin altmışyedi; Hz. Ebû Bekir (r.a.)'in bir çok; Hz. Abbas (r.a.)'ın yetmiş; Hz. Osman'ın muhasarada iken yirmi; Hakîm b. Hızâm'ın yüz; Abdullah b. Ömer'in bin köleyi azad ettiği nakledilir (el-Askâlânî, age., IV, 294).
On dört asır önce kölelerin müslümanların kardeşi ilân edilmesi onlar hakkında yediğinden yedirme, giydiğinden giydirme, ağır iş yüklememe, "oğlum, kızım" diye hitapta bulunma gibi prensiplerin konulması, insan hakları bakımından son derece önemli bir adımdır. (Ebû Dâvud, Edeb,123, 124). Buna göre, köle ve câriyelerin, yanında bulundukları ailenin yaşantısı seviyesinde yaşadıkları ve o ailenin bir ferdi gibi muamele gördükleri söylenebilir. Yirminci yüzyıl başlarında yeryüzünde kölelik müessesesi kalkarken, İslâm aleminde de, hürriyet prensibinden hareketle köleliğe son verilmiştir

https://webbilgisayari.editboard.com

105==>islami sözlük<== - Sayfa 5 Empty Geri: ==>islami sözlük<== Ptsi Tem. 14, 2008 8:47 pm

xD_Dijital_Manyaq_xD

xD_Dijital_Manyaq_xD
Co Admin
Co Admin

AZÂZÎL
Şeytan'ın başka bir adı. Yahudi ve Hristiyan kaynaklarında Azazel, Azael, Hazazel diye de geçen bu kelimeye Kur'an-ı Kerîm'de ve Kütüb-i Sitte'de rastlanmaz. Bununla beraber İslâmî literatürde karşılaşılan bu kelime Azrâil ile karıştırılmamalıdır. İbni Kuteybe, Azâzîl'i İblis'in isimlerinden birisi olarak açıklamaktadır. (el-Maârif Beyrut 1390/1970, 8; Ayrıca Bkz. İbn Manzur Lisanü'l-Arab, Beyrut (t.y.) VI, 29) Hallâc-ı Mansur, bu konuda geniş bilgi vermektedir. Ona göre de Azâzîl, İblis'tir. Azâzîl, Hz. Âdem'e secde etmediğinden lânetlenmiş ve azledilmiştir. Önceleri gökte meleklere iyi, güzel şeylerden bahsederken sonra bu isyankâr tutumu yüzünden itibarını kaybetmiş olduğu için böylece adlandırılmıştır. İblis ile Azâzîl adları arasında bir türeme ilişkisi vardır (Hallac-ı Mansur, Kitabü't-Tavâsîn, terc., Y. Nuri Öztürk, İstanbul 1976, 109 vd.) Diğer müslüman yazarlarda da Azâzîl; İblis, Şeytan kelimeleriyle belirtilen varlığın bir adı olarak görülür.
İbrânî dilinde Azazel, Tanrı'nın kuvvetlendirdiği anlamına gelir. Kefaret gününde (Yom Kippur) mabeddeki serviste yer alan iki keçiden halkın günahını yüklenen birinin gönderildiği yer veya meleğin adıdır. Ancak kelimenin anlamında, kökünde etimolojisinde büyük çapta tartışma vardır. Tevrat'ın Levililer Kitabında Azazel'le ilgili şöyle bir anlatım yer almaktadır:
"Ve Hârun bir kura Rab için ve bir kura Azazel için olmak üzere iki ergeç üzerine kura çekecek. Ve Harun Rab için üzerine kura düşen ergeci takdim edecek, ve onu suç takdimesi olarak arzedecektir. Fakat Azazel için üzerine kura düşen ergeci, onun için kefaret etmek, onu Azazel için çöle salıvermek üzre, canlı olarak Rabbin önünde durduracaktır. "(16/8-10). Bu cümlelerde keçinin kendisine vakfedildiği Azazel teriminin üç açıklaması vardır:
1-) Kelime keçinin kendisini nitelendirir. Kelimenin biraz değişmiş şekli o şekilde kullanılmasa da, Arapça "azele" (sürdü, azletti) ile ilgilidir. 2-) Kelime, keçinin salıverildiği yere işaret eder. Bu bazı Rabbî yorumcuların görüşüdür. Bazı kimseler kelimeyi "engebeli" anlamında Arapça "azza" ile ilgilendirirler. Burası "çöldeki" Dudael'dir. Azazel'in buraya gönderildiği Hanok'un (Hz. İdris) kitabında 10/4'te yazılıdır.
3-) Kelime çölde yaşayan bir cin'in adıdır. Bu görüş, bir çok modern Kutsal Kitap tefsircileri tarafından kabul edilmiştir. Ancak Azazel hakkında en eski rivayeti muhtevi apokrif yahudi kitaplarından Hanok'un kitabında bu varlık insanoğullarını iğfal eden asi cinlerin elebaşılarından biri olarak yer almaktadır. İnsan kızlarının güzelliğine kapılarak Hermon dağından inmiş iki yüz cin'in reisleri arasında Azazel'in de adı geçer. (İ. A. II/90). O, "insanlara kılıç, kalkan yapmayı öğretti", kadınlar ondan "süs ve gözkapaklarını güzelleştirme sanatı"nı öğrendiler. Burada gözden kaçırılmaması gereken husus, hiç bir yerde cinlere keçi sunulmamasıdır. Gerçekte ona (keçi) günah ve murdarlık yüklenmemiştir. Bu, ancak bertaraf etme vasıtasıdır, yatıştırma değil (The Interpreter's Dictionary of the Bible, New York 1962, I, 325-326)
Azazel'e gönderilen keçi konusu Azazel'le ilgili tartışmanın diğer bir kanadını oluşturmaktadır. Bu keçi, bir kurban değildir. Konu Tevrat'ta geçen cüzzamlının temizlenmesi âyininde tarlanın üzerinde uçması için serbest bırakılan kuş ile karşılaştırılabilir (Levililer, 14/4-7). Keçi, İsrail'in günahını çöle taşımak, halkı günahlarından temizlemek için gönderilmektedir. (Judaica, Jerusalem 1970, II,1000) Bu keçinin öldürülüp öldürülmediği kesinlik taşımamaktaysa da, onun çöle ulaşması ve yine geri dönmemesi gerektiğinden (günahla yüklü olduğuna inanıldığından), baş rahibin âyinlerle başlattığı bu iş sonunda her halde o öldürülmekteydi. Yahudilerin sürgünde kaldıkları Babil'de de hastalığı keçiye yükletip onu çöle salıvererek orada öldürülmesi geleneği vardı. Yahudiler de bir yer veya ruhanî güç anlamında Azazel'e keçiyi gönderip orada onu geri dönmemesi için uçuruma itiveriyorlardı. Azazel'in tabiatüstü bir ruhanî varlık olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü bir keçi Tanrı'ya, bir keçi de ona gönderilmektedir. Burada, Azazel, Tanrı'ya denk tutulmuş olmaktadır. Tanrı'ya yakılmış sunu, Azazel'e ise bir günah sunusu yapılmaktadır. Çöl, cinlerin, görülmeyen ruhanî varlıkların meskeni olarak görüldüğünden (Levililer, 13/21, 17/7, 34/14) kötülük, kaynağına iade edilerek ondan kurtulmak istenmektedir. Azazel'i bir yer, dağ; keçi, melek, sonradan bir cin haline dönüştürülmüş bir sami hayvan sürüsü tanrısı, kayan ilk yıldız olarak yorumlayan görüşler (Güstaw Davidson, A Dictionar of Angels, London 1967, 63-64) varsa da, Hanok'un kitabında açıklanan yeryüzüne inmiş cinler arasında adı geçen varlık olması ağırlık taşımaktadır. Azazel'in de arasında bulunduğu bu varlıklar insan kızları ile birleşiyorlar, meydana gelen devler dünyaya kötülük saçıyorlar, tûfan suları yeryüzünü basmadan önce Tanrı bu cinleri cezalandırıyor. Bu arada Azazel'in de el ve ayaklarını büyük meleklerden Rafael'e bağlatarak onu Dudael'deki çölde bir çukura attırıyor. Azazel, orada lânetli olarak son güne kadar kalmaya mahkûm ediliyor.
İşte İslâmî literatüre de İsrâiliyat arasında giren Azâzîl; çöl cinlerinin reisleri arasında bulunup, karanlık gecelerde yolculara eziyet eden bir varlık halinde düşünülmüş olmalıdır. İslâmî kaynaklar Azâzîl'i, İblis'in önceki adı olarak görürler. İbni Abbas'a (r.a.) dayandırılan bazı rivayetlere göre İblis'in adı Azâzîl idi. Azâzîl, Cennet'in muhafızları arasında yer aldığından melekler arazında cin denen bir gruba mensuptu. (Süleyman Ateş, Kur'an-ı Kerîm'in Yüce Meâli ve Çağdaş Tefsiri, Ankara 1982, s. 58) O, bir cindir. Onun nesli, grubu, ordusu vardır (el-Kehf, 18/50, Şuarâ, 26/95

https://webbilgisayari.editboard.com

106==>islami sözlük<== - Sayfa 5 Empty Geri: ==>islami sözlük<== Ptsi Tem. 14, 2008 8:47 pm

xD_Dijital_Manyaq_xD

xD_Dijital_Manyaq_xD
Co Admin
Co Admin

ÂZER
Hz. İbrahim (a.s.)'ın babası. Kur'an'da "Âzer" ismiyle zikredilir. Tarih kaynaklarında İbrahim (a.s.)'in babasının Süryânîce "Tarah" olduğu belirtilir. Buna göre, Yakup ve İsrail gibi biri isim diğeri lâkap olmak üzere "Âzer ve Tarah" aynı şahsa ait isim ve lâkap demektir. Bazıları "Âzer" in çok yaşlı ihtiyar anlamına geldiğini veya bir put ismi olduğunu söylemişlerdir. Ayrıca Tarah'ın, İbrahim (a.s.)'ın babası, Âzer'in ise amcası olduğunn ifade eden görüşler de vardır. (Tecrîd-i Sarih Tercümesi, IX, 126)
Kur'an'da şöyle buyurulur: "Ey babacığım, işitmeyen, görmeyen ve seni herhangi birşeyden koruyamayan şeylere niçin tapıyorsun?" (Meryem, 19/43)
"İbrahim babası Âzer'e, putları ilâh olarak mı benimsiyorsun? Doğrusu, ben seni ve milletini açık bir sapıklık içinde görüyorum" demişti" (el-En'âm, 6/74).
Muhammed b. İshak, "Âzer, Hz. İbrahim'in babasıdır ve Kûfe çevresinde "Kûsâ" köyü halkındandır" demiştir (Tefsîru't-Taberî). Ebû Hayyân tefsirinde; Âzer'in, marangoz, yıldız bilimci ve mühendis olduğunu ve Nemrud'un da yıldızlara ve hendeseye özel merakı bulunduğundan, ona nezdinde itibar ettiğini bildirir.
Hz. İbrahim ve babası, Hz. Muhammed (s.a.s.)'ın ecdadındandır. Çünkü İbrahim (a.s.), oğlu İsmail'i Filistin'den Hicaza getirmiş; Nûh tufanından sonra izi kaybolan bugünkü Kâbe'nin bulunduğu yerde, Hacer'le birlikte bırakmıştır. Daha sonra oraya gelip yerleşen Cürhümî kabilesi ve İsmail (a.s.)'ın nesli Mekke'nin ilk yerlileri olmuştur. İşte Hz. Muhammed (s.a.s.) de Mekke'de İsmail (a.s.)'ın, dolayısiyle Hz. İbrahim'in torunlarından olarak dünyaya gelmiştir.
Putperestliğin tarihi çok eskidir. Hz. Nûh (a.s.) kavmini tevhîd inancına çağırmış, inananlar bir gemide kurtulurken, puta tapanlar helâk olmuştur. Bundan sonra yine bazı kavimler, dünya olayları ile yıldızlar arasında bağlantı görmüş, yıldıza tapar olmuş; yıldız kaybolunca, onun suretini yaparak puta tapmıştır. Bazıları da âlemi meleklerin idare ettiğini düşünerek, meleklere ve suretlerine tapmışlar. Bazı kavim ve insanlarda sevdikleri kişilerin suretlerini yapıp ara sıra onlara tazim ederken, aşırı sevgilerini ibadete kadar götürmüşlerdir. Sonra gelenler öncekileri taklid ederken putperestlik dünyaya yayılmıştır.
İşte İbrahim (a.s) devrinde de Nemrud; kendisini ilâh ilân etmiş ve kavmi ona ibadet etmeye başlamıştı. Bu arada inandıkları ilâhları temsil etmek üzere puthanede de putlar vardı. İbrahim (a.s.)'ın babası Âzer de Nemrud tarafından bu puthaneye görevli tayin edilmişti.
Sa'lebî'nin naklettiğine göre, daha önce adı Tarah iken, puthanede adı Âzer'e çevrilmiştir. Çünkü Âzer puthanedeki bir putun adı idi (Tecrid-i Sarih Tercümesi, IX, 126). İbrahim (a.s.)'ın babasını inancından dolayı tenkit etmesi, onu hak dine çağırması adaba aykırı değildir. Çünkü evlâdın ana-babaya itaat veya karşı gelme ölçüsü şu ayette belirtilmiştir: Ana-baban, hakkında bir bilgi sahibi olmadığın bir şeyi bana ortak koşman için baskı yaparlarsa, onlara boyun eğme ve dünyada onlara iyilikle muamele et" (Ankebût, 29/Cool. Hz. İbrahim'in davranışı bu ayetin hükmü dışında bir davranış değildir.

https://webbilgisayari.editboard.com

107==>islami sözlük<== - Sayfa 5 Empty Geri: ==>islami sözlük<== Ptsi Tem. 14, 2008 8:48 pm

xD_Dijital_Manyaq_xD

xD_Dijital_Manyaq_xD
Co Admin
Co Admin

AZİL
Azil, arapça bir kelime olup, ayırmak ve uzaklaştırmak anlamına gelir. Terim olarak ise; kadın hamile olmasın diye erkeğin menisini dışarıya atmasıdır. Azil; İslâm'dan önce ve İslâmî devirde iki sebeple yapılıyordu: Ya cariye gebe kalmasın diye buna başvurulur (çünkü gebe kalan cariye satılmaz); yahut hür olan kadın gebe kalmasın veya memedeki çocuğa bir zarar gelmesin diye yapılırdı. Hz. Peygamberin azil hakkında çeşitli hadisleri vardır. Kendisine azlin hükmü sorulduğunda; "O gizli ve'ddir"demiştir. (Müslîm, Nikâh, 141; İbn Mâce, Nikâh, 61) Burada ve'd; kız çocuğunu diri diri mezara gömmek, demektir. Ancak daha sonra Allah Resulu'nun azle izin verdiği anlaşılıyor.
Câbir (r.a.)'den şöyle dediği nakledilmiştir: "Bizim cariyelerimiz vardı ve onlardan azil yapıyorduk. Yahudiler, işte küçük mev'ûde yani çocuğu diri diri toprağa gömme budur, dediler. Bunun üzerine mesele Resulullah (s.a.s.)'a soruldu: "Yahudiler yalan söylemiş, eğer Allah onu yaratmak istese onu sen reddedemezdin" buyurdular. (Ebû Dâvûd, Nikâh, 48; Nesaî, Nikâh, 55; Ahmed b. Hanbel, III, 22, 49, 51) Ebû Saîd el-Hudrî ve Enes b. Mâlik'ten de aynı nitelikte hadisler nakledilmiştir. Yine Câbir (r.a.) şöyle demiştir: "Biz Resulullah (s.a.s.) devrinde Kur'an inerken azil yapıyorduk. Eğer ondan bir şey yasak edilecek olsa bizi Kur'an nehyederdi" (Buhârî, Kader, 4), Müslim'in rivayetinde "Bu, Resulullah'ın kulağına vardı, fakat bizi ondan nehyetmedi" ilâvesi vardır.
Yukarıdaki hadislerden ilki azlin çirkin bir iş olduğuna delâlet eder. İbn Hazm bunu esas alarak azli haram saymıştır. İslâm hukukçularının büyük çoğunluğu ise; diğer hadislere dayanarak, bir erkeğin hür olan karısının izni ile, cariyenin ise izni olmaksızın dahi azil yapmasının câiz olduğunu söylemişlerdir.
Doğum kontrolünün caiz olup olmaması da azlin hükmü ile yakından ilgilidir. Azli kabul etmeyenler, bunun kadere karşı çıkmak, ona çatmak anlamına geldiğini; bunda müslümanların nüfusunu azaltma gayesi bulunduğunu ileri sürerler. Bu konuda ayrıca şu delillere dayanırlar: Kur'an-ı Kerîm'de "Çocuklarınızı fakirlik korkusuyla öldürmeyin. Onları da, sizi de biz rızıklandırırız. Şüphesiz, onları öldürmek büyük bir suçtur" (İsrâ, 17/31) buyurulur. Hz. Peygamber de şöyle buyurmuştur: "Nikâh benim sünnetimdir. Kim benim sünnetimden yüz çevirirse, benden değildir. Evlenin, çünkü ben diğer ümmetlere sizin çokluğunuzla övüneceğim" (İbn Mâce, I, 592, H. No: 1846).
Erkeğin veya kadının sağlığına zarar vermeyen diğer korunma çeşitleri ve ilâçla gebeliği önleme çocuğa henüz ruh verilmeden önceki dönemlerde azil kapsamına girer. Azli caiz gören İslâm âlimlerinin büyük çoğunluğu; bugünkü, ruh verilmeden önceki doğum kontrolünü de caiz görürler.
Diğer yandan azlin, kaderde yazılan çocuk doğumlarını da değiştirmeyeceği belirtilmiştir. Azil yoluyla doğum kontrolü yapan bir sahabe; daha sonra Allah Resuluna gelerek, ailesinin gebe kaldığını haber vermiştir. (Ebû Dâvud Nikâh, 48

https://webbilgisayari.editboard.com

108==>islami sözlük<== - Sayfa 5 Empty Geri: ==>islami sözlük<== Ptsi Tem. 14, 2008 8:48 pm

xD_Dijital_Manyaq_xD

xD_Dijital_Manyaq_xD
Co Admin
Co Admin

el-AZÎM

Yüce Allah'ın isimlerinden biri.
Pek azametli. Azamet, büyüklük demektir. Hakiki büyüklük Allah'a mahsustur. Allah hiç bir şeye muhtaç değildir ve yarattığı her şeyde O'nun büyüklüğünü görmek mümkündür. Allah'ın azametini tefekkür eden insan; O'nun büyüklüğü karşısında gafletten kurtulur, imanı kuvvetlenir; acz, fakr ve kusurlarını anlar, Kur'anı Kerîm'de Allah'u Teâlâ, kudret-i Rabbâniyenin mucizatını göstererek, insanların bunları düşünerek ibret almalarını beyan buyurur. Alemin düzenliliğini, yaratılış gayesini, verilen nimet ve güzellikleri, dünyanın geçiciliğini, süt veren hayvanlardaki icazı, gece ve gündüzün dönüşümünü düşünen insan, Allah'u Teâlâ'nın sonsuz ihsanlarıyla kullarını nasıl donattığı karşısında O'nun büyüklüğünü idrak eder.
Yeryüzündeki bütün denizler mürekkep olsa Allah'u Teâlâ'nın azametine delâlet eden kelimelerini, yazıp bitiremezler. Akıl, Allah'ın yüceliğini kavramaktan acizdir. Ancak, O'nun mucizelerini akledebilir. Kâfir ve müşrikler ise akletmezler: sağır, dilsiz ve kördürler. (el-Bakara, 2/171) Oysa müslümanlar; ayette bildirildiği gibi
"Çok büyük Rabb'ın adını tesbih ederler. " (el- Vâkıa, 56/74, 96; el-Hakka, 69/52) Yine Bakara suresinde Allah'ın büyüklüğü şöyle beyan buyurulur: Allah, (o Allah'tır ki) kendinden başka hiç bir ilah yoktur. (O, zatî, ezelî ve ebedî hayat ile) diridir (bakîdir). Zatiyle ve kemâliyle kâimdir. (Yarattıklarının her an tedbir ve hıfzında yegane hakimdir, her şey onunla kâimdir). Onu ne bir uyuklama tutabilir ne de bir uyku. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O'nundur. O'nun izni olmadıkça katında şefaat edecek kimmiş? O, yarattıklarının önlerindekini, arkalarındakini bilir. (Yaratılmışlar) O'nun ilminden yalnız kendisinin dilediğinden başka hiç bir şeyi kavrayamazlar. O'nun kürsüsü gökleri ve yeri (kucaklamıştır, o kadar) vâsidir. Bunların gözetilmesi O'na ağır gelmez. O, çok yüce, çok büyüktür. " (el-Bakara, 2/255)

https://webbilgisayari.editboard.com

109==>islami sözlük<== - Sayfa 5 Empty Geri: ==>islami sözlük<== Ptsi Tem. 14, 2008 8:48 pm

xD_Dijital_Manyaq_xD

xD_Dijital_Manyaq_xD
Co Admin
Co Admin

AZÎMET

Allah'ın yapılmasını emrettiği ve yapılmamasını istediği hususlarda tam bir titizlik gösterip bir emir ve yasaklara kuvvetle ve kesin kararlılıkla uymakla ilgili bir fıkıh ıstılahı. Azimet, kuvvetle, ısrarla ve büyük bir kararlılıkla bir şeyi istemek veya yapmaktır. Azimetin karşıtı olarak; ruhsat tabir ve ıstılahı kullanılmıştır. Bir İslâmî emir ve hükmü tam ve mükemmel olarak yerine getirme hususunda dikkat ve sağlam irade kullanılırsa bu tavır azimettir. Fakat bu hükmü tam ve mükemmel bir şekilde yerine getirmek mümkün olmazsa o zaman ruhsatları kullanmak sözkonusudur.
Bu duruma göre azimet; farz, vacip, sünnet, müstehap, mübah, mekruh ve haramların tümünü içerir. Meselâ vaktinde ve bütün şartlarını yerine getirerek namaz kılmak bir azimettir. Fakat hastalık halinde oturarak; yolculukta cem ve takdim yaparak kılmak ruhsattır. Oruç, normal zaman ve şartlarda bütün müslümanların tutması ve yerine getirmesi gereken bir ibadettir. Fakat hastalık ve yolculuk halinde daha sonra kaza etmek şartıyla orucu Ramazan'dan sonraya bırakmak bir ruhsattır.
Zaruretler bazı haram ve yasak olan şeyleri mübah kılar. İşte buna ruhsat denir. Bu açıdan haram olan şeyler üç kısma ayrılır:
1-Hiç bir şekilde işlenilmesine ruhsat verilmeyen haramlar. Meselâ bir kimse ne kadar tehdit ve baskı altında kalsa da başkasını öldürmesi veya bir uzvunu kesmesi caiz değildir. Buna ruhsat verilmemiştir.
2-Zaruret ile sakıt olan haramlar. Zaruret bunların işlenmesini mübah kılar ve haram olmasını ortadan kaldırır. Ölmek tehlikesiyle karşı karşıya kalan kimse, ölmeyecek kadar murdar et yiyebilir. Tedavi maksadıyla doktor, kadın ve erkeklerin avret mahallerine bakabilir.
3-Haram olması tamamen ortadan kalkmayıp, zaruret anında ruhsat ihtimali olan ve mübah muamelesi gören haramlar. Meselâ bir kimsenin malına tecavüz etmek haramdır. Aç kalıp da ölüm tehlikesiyle karşı karşıya kalan bir kimse başkasının malını rızası olmasa da alıp yiyebilir. Bundan dolayı günahkâr olmaz ve sorguya çekilmez. Ancak sonra mal sahibine hakkını vermesi veya helâlleşmesi gerekir. (Ali Haydar, Mecelle Kavaid-i Külliye Şerhi, İstanbul, 1317, 28-29)
Aslî emir ve hüküm olduğundan dolayı ibadetlerde azimeti kullanmak esastır. Bir mazeret olmadığı müddetçe ruhsatlara başvurmamak, takvaya en yakın olan yoldur. Meselâ Allah'ı inkâra veya onun emir ve hükümlerini redde zorlanan bir insanın, bu imanında direnip kâfirler tarafından şehit edilmesi bir azimettir. Fakat böyle bir işkenceye katlanamayıp, bir an için imanı içeride gizleyerek, kâfirlerin dediğine uymak bir ruhsattır. Aynı şekilde yolculuk veya hastalık anında ölüm söz konusu ise, o zaman azimetle amel edip oruç tutmağa kalkmak haramdır. Böyle tehlikeli bir durumda ruhsatı tercih etmek müslüman için farzdır. Açlıktan ölmek üzere olan bir kimsenin de başka bir yiyecek olmadığı takdirde ölü hayvan eti veya domuz eti yemesi de onun için farzdır. Böyle bir durumda da azimetle amel edilemez. (es-Serahsî, el-Usûl, Kahire, 1372, I, 118, 121)

https://webbilgisayari.editboard.com

110==>islami sözlük<== - Sayfa 5 Empty Geri: ==>islami sözlük<== Ptsi Tem. 14, 2008 8:49 pm

xD_Dijital_Manyaq_xD

xD_Dijital_Manyaq_xD
Co Admin
Co Admin

el-AZİZ

Kıymetli, değerli seçkin izzet sahibi, muhterem, kuvvetli, üstün, yüce, şeref sahibi, bulunmaz derecede az ve nadir olmak; her şeye gücü yetmek, hiç bir zaman yenilmemek.
Aziz, arapça "azze" kökünden gelmekte olup, "izz" masdarından bir sıfattır, "eizze" ve "eizzâ" şeklinde gelen kalıpları da vardır.
Istılahta ise; "Aziz" Yüce Allah'ın isimlerinden birisidir. O'nun mutlak hâkimiyet ve üstünlüğünü ifade eder. O hiç bir şekil ve surette asla yenilgiye uğramayan, herşeye gücü yetendir. O, haksızlık yapılamayacak kadar güçlüdür.' O en üstündür, en yücedir, şeref ve izzet sahibidir.
İzzet; tam olarak zilletin, yani aşağılık, düşüklük ve acizliğin zıddıdır.
Aziz ve izzet ile bunların zıddı olan zelil ve zillet kelimeleri halk arasında da kullanılmakta ve genellikle aynı lûgat anlamını korumaktadır. Bir hitap sözcüğü olarak kullandığımız "aziz" kelimesi, hitap ettiğimiz topluluğa veya kişiye bir şeref ve üstünlük atfetmekte ve bir iltifat ifade etmektedir. Aynı zamanda bir saygı ve bağlılık sözcüğüdür.
Yüce Allah'ın isimlerinden olan "el-Aziz" ismi, Kur'an-ı Kerîm'de doksanbir yerde geçmektedir. Fakat hiç bir yerde tek başına zikredilmemiş; daima Esmâ-ı Hüsnâ'dan diğer bir isimle beraber vârid olmuştur. Bunların başında el-Hakîm gelmektedir ki, toplam kırk yedi yerde beraber geçmektedir. Bunu onbeş yer ile el-Alîm, daha sonra sırasıyla el-Kavî, er-Rahîm, Zuntikâm, el-Hamîd, el-Gaffâr, el-Cebbâr, el-Gafûr, el-Vehhâb, el-Kerîm ve el-Muktedir isimleri takip eder. Aziz isminin geçtiği doksanbir ayetin ellisi Mekkî, kırkbiri ise Medenî'dir. Burada dikkati çeken önemli bir husus da, Yüce Allah'ın azamet ve kudretini ifade eden bu Aziz sıfatının daha ziyade Cemâl sıfatlarıyla beraber zikredilmesidir. Bu doksanbir ayetin onüçünde Zuntikâm, el-Kavî ve el-Cebbâr isimleriyle yani Celal sıfatlarıyla beraber geçmektedir. Geriye kalan yetmişsekiz ayette ise Cemâl sıfatlarıyla beraber geçmektedir. O ne kadar merhametli ve ne kadar affedicidir. Zirâ O azîzdir, izzet sahibidir, kullarına en çok acıyandır.
Aziz isminin geçtiği ayetlerden bir kaç tanesi şunlardır: el-Bakara, 2/129, 209, 220, 228, 240 ve 260; Âli İmrân 3/6, 18, 62 ve 126; Hûd, 11/66; eş-Şuarâ, 26/9 ve 68; es-Seb'e, 34/6; Sâd, 38/9 ve 22; el-Fâtır; 40/2; ed-Duhân, 44/49.

https://webbilgisayari.editboard.com

111==>islami sözlük<== - Sayfa 5 Empty Geri: ==>islami sözlük<== Ptsi Tem. 14, 2008 8:49 pm

xD_Dijital_Manyaq_xD

xD_Dijital_Manyaq_xD
Co Admin
Co Admin

AZÎZ HADÎS

En az iki ravinin rivayet ettiği hadîs. Âhâd haberler arasında yer alan Azîz hadîsin tarifinde muhaddisler ihtilaf etmişlerdir. İbnü's-Salâh, (Ulûmü'l-Hadîs, s. 243) ve onu izleyen İmam Nevevî (et-Takrîb ve't-Teysîr, s. 375) Azîz hadisi şöyle tarif etmişlerdir: "Zührî ve Katâde gibi hadisleri muteber olan imamlardan iki veya üç kişinin rivayetleriyle infirâd ettikleri hadîse azîz denir." İbn Hacer'e göre ise, en az üç ravisi olan haberlere meşhûr, en az iki ravisi olanlara azîz denir. (İbn Hacer, Nuhbetü'f-Fiker Şerhi, Çev. Talât Koçyiğit, Ankara 1971, s. 28) Haberin bu şekilde isimlendirilmesi, ya az bulunduğu için veya başka bir isnadla kuvvetlenmesi sebebiyledir. İbn Hıbbân el-Büstî, Azîz hadîsi, senedinin sonuna kadar hep iki kişinin diğer iki kişiden rivayet ettiği hadis şeklinde tarif ettiği için, bu tür hadîsin hiç bulunamayacağını iddia etmiştir. İbn Hacer, İbn Hıbbân'ın bu anlayışına cevaben der ki: "İbn Hıbbân, bütün tabakalarda yalnız iki kişinin iki kişiden rivayetini kastediyorsa, bu doğrudur; gerçekten bu çeşit bir rivayet bulmak hemen hemen imkânsız gibidir. Fakat bizim anlayışımıza göre azîz hadîs, isnadının başından sonuna kadar ravisi ikiden az olmayan haberdir." Buna Buhârî ve Müslim'in Enes b. Mâlik'ten müştereken, Buhârî'nin ayrıca Ebû Hüreyre'den rivayet ettikleri şu hadis örnek gösterilmektedir: Resulullah (s.a.s.) buyurmuştur ki:
"Herhangi biriniz beni anasından, babasından ve çocuğundan daha çok sevmedikçe hakkıyle iman etmiş olmaz. " (Buhârî, İman, 9; Müslim, İman, 67) Bu hadisi, Enes'ten Katâde ve Abdülazîz b. Suheyb; Katâde'den Şu'be ve Saîd, Abdülazîz'den de İsmaîl ve Abdülvâris rivayet etmiş; bunların herbirinden de birer cemaat rivayet etmiştir. (İbn Hacer, Nuhbetü'l-Fiker Şerhi, s. 28; Subhi Sâlih, Hadis İlimleri ve Hadis Istılahları, Çev. Yaşar Kandemir, Ankara 1973, s.199; Talât Koçyiğit Hadis Istılahları, Ankara 1980, s. 56)
Yalnız bir sahabîden rivayet edildiği hâlde daha sonraki tabakalarda en az iki ravisi olan hadislere de azîz denmiştir. (Ahmed Naîm, Tecrîd-i Sarîh Tercemesi Mukaddimesi, I,108) Bazen bir hadise azîz ve meşhur denildiği de olur. İki sahabînin rivayetiyle azîz sayılan bir hadis,daha sonra pek çok kimsenin rivayetiyle meşhur olabilir.
Herhangi bir tabakada yalnız iki ravi tarafından rivayet edilen hadîsler olarak tarif edebileceğimiz azîz hadîs;ravilerinin durumuna göre sahîh, hasen veya zayıf olabilir

https://webbilgisayari.editboard.com

112==>islami sözlük<== - Sayfa 5 Empty Geri: ==>islami sözlük<== Ptsi Tem. 14, 2008 8:49 pm

xD_Dijital_Manyaq_xD

xD_Dijital_Manyaq_xD
Co Admin
Co Admin

AZRÂİL

Allah'ın kendisine verdiği emirle canlıların ruhlarını almakla görevli olan ölüm meleği. Kur'an-ı Kerîm ve hadis-i şeriflerde bu şekliyle değil, doğrudan anlamı olan Melekü'l-Mevt (ölüm meleği) terimi kullanılmaktadır.
"De ki; üzerinize memur edilen ölüm meleği, canınızı alır. Sonra Rabbinize döndürülürsünüz. " (es-Secde, 32/11)
Azrail (a.s.) Cenâb-ı Hakk'ın emrindeki öteki melekler gibidir. Dört büyük melekten birisidir. O yalnızca kendisine verilen emri yerine getirir ve eceli tamam olmuş kulların ruhlarını alıp bu ruhu isteyene götürür. Onun emrinde de bazı melekler vardır. Bu melekler de kendilerine Allah'u Teâlâ tarafından ulaştırılan emirleri yerine getirirler.
"... Nihayet birinize ölüm gelince elçilerimiz onun canını alırlar, onlar hiç geri kalmazlar." (el-En'âm, 6/61).
Kur'an-ı Kerîm'de, meleklerin kâfir olan bir kul ile mümin olan bir kulun canlarını alışları tasvir edilmektedir. Kâfirlerin can verişleri şöyle tarif edilmektedir:
"Melekler, kâfirlerin canlarını alırken onları görseydin... Onların yüzlerine ve arkalarına vuruyorlar: Haydi, yangın (Cehennem) azabını tadın diyorlardı. " (el-Enfal, 8/50)
Nâşitat meleklerinin müminlerin canlarını da tatlılıkla alışları şöyle ifade edilmektedir:
"Melekler iyi insanlar olarak canlarını aldıkları kimselere de: Selâm size, yaptıklarınıza karşılık Cennet'e girin' derler." (en-Nahl, 16/32)

https://webbilgisayari.editboard.com

113==>islami sözlük<== - Sayfa 5 Empty Geri: ==>islami sözlük<== Ptsi Tem. 14, 2008 8:50 pm

xD_Dijital_Manyaq_xD

xD_Dijital_Manyaq_xD
Co Admin
Co Admin

BÂB-I FETVÂ
Fetva kapısı.
Bab, kapı; fetva ise, sorulan bir mesele hakkında verilen cevap demektir. Bir terim olarak, sorulan İslamî bir meseleye dair fakîhin verdiği cevap, ortaya koyduğu hüküm anlamına gelir. Osmanlı devletinde Şeyhülislâmlık dairesine "bâb-ı fetvâ", "bâb-ı meşîhat", "şeyhülislâm kapısı" adı verilmiştir.
Şeyhülislâm tabiri IV. Hicrî asrın ikinci yarısında ortaya çıkan şeref ünvanlarından birisidir. Bu, daima âlimlere özgü bir ünvan olarak kalmıştır. XI. yüzyılda Şâfiî ve Hanbelîler kendi âlim ve şeyhlerine bu ünvanı verirken, XII. yüzyılda Fahruddîn er-Râzî Şeyhü'l-İslâm ünvanını almıştır. Bu arada şeyhülislâm yalnız fakîhlere ve özellikle Memlükler devrinin başlangıcında fetvaları ile şöhret bulan veya çok sayıda fakîhin tasvibini kazanmış bulunan fıkıh âlimleri için kullanılır olmuştur. Diğer yandan İbn Teymiyye (ö. 728/1327) ile İbnü'l-Kayyim el-Cevziyye (ö. 751/1350)'nin öğrenci ve taraftarları hâlâ bu iki fakîhi şeyhülislâm ünvanını gerçekten hak eden İslâm âlimleri olarak zikrederler. Bu iki âlim, zulme karşı direnen ve şeyhülislâm ünvanını gerçek anlamıyla, hak eden alimlerdir. Şeyhülislâm ünvanı İstanbul müftüsüne tevcih olunmaya başlandığı zaman resmi bir hüviyet kazandı. Bu makam Osmanlı devletinde zamanla, diğer İslâm ülkelerinde hiçbir zaman erişemediği dinî ve siyasî bir önem kazanmıştır (Cüveynî, Cihân-Guşâ, II, 23; es-Subkî, Tabukât, Kahire,1324, III,117; Câmi, Nefahâtü'l-Üns, Kalküta 1859, s. 33, 376; el-Menâr, IX, 34; İlmiye Sâlnâmesi, s. 306).
XVIII. yüzyıl sonuna doğru Osmanlı devleti yönetimi yenileşmeye başlayınca, reîsi, Şeyhülislâm olan bir idare kısmı meydana geldi. Şeyhülislâma çeşitli görevler için yardımcılar verildi. Meselâ; ona vekâlet etme yetkisine sahip kethudâ veya kahyâ; devlet nezdinde kendisini temsile yetkili olan telhisci; halk tarafından talep olunan fetvaları tertip ve tanzimle yükümlü mektupçu veya fetva emini bunlar arasında sayılabilir. Bütün bu memurlar ayrı birer daireye sahiptiler. Bu teşkilât Tanzimat devrinde güçlendi ve yerleşti. Şeyhülislâma resmî makam olarak eski yeniçeri ağasının dairesi tahsis edildi. İşte, bu zamandan itibaren cumhuriyet döneminde ilga oluncaya kadar bütün şeyhülislâmlık dairelerinin faaliyet gösterdiği binaya "Bâb-ı Fetvâ" veya "Şeyhülislâm Kapısı" adı verilmiştir. Burası vakıflar idaresi dışında, dinî temellere dayanan bütün müesseselerin idare ve kontrolünü üstlenmişti. Böylece Şeyhülislâm, statü bakımından XIX. yüzyılda giderek oluşan diğer nâzırlar (bakanlar)la eşit duruma geldi ve hükümet üyelerinden birisi sayıldı. Hatta Mithat Paşa'nın 1876'da ilân ettiği Kânun-ı Esasî'nin yirmiyedinci maddesine göre, diğer nâzırlardan üstün duruma getirildi. Madde şöyledir:
"Sultan, sadrazam ve şeyhülislâmı kendisi seçer, diğer nâzırlar ise, sadrazam tarafından tayin olunurlar."
İlmiye Sâlnâmesi'ne göre, o zamanlar Şeyhülislâmlığın başlıca şûbeleri şunlardır: 1) Fetvâhâne, 2) Meclis-i Tetkikât-ı Şer'iyye, 3) Ders Vekâleti ve Meclis-i Mesâlih-i Tâlibiye, 4) Tetkik-i Mushaf ve Müellefât-ı Şer'iye Meclisi, (bu daire; Kur'an tablarının ve fıkıh eserlerinin kontrolünü yapıyordu.) 5) Meclis-i Meşâyih, tarikatlarla ilgili işleri düzenler. 6) Beytü'l-Mâl veya Emvâl-i Eytâm idareleri. Şeyhülislâm kapısında ayrıca kadıaskerin, kassâmın ve İstanbul kadısının yüksek şer'iye mahkemeleri de bulunmakta idi. Yine kadıların tayini ve benzeri çeşitli meseleler için görüş ve kanaatlerine başvurulan çok sayıda encümenler mevcuttu (İlmiye Sâlnâmesi, Matbaa-ı Âmire, 1334, s. 322-641; J.H. Kramers, " Şeyhülislâm " mad. İA. )
BÂBÎLİK
Mirza Ali Muhammed Bâb'ın (1819-1850) kurmuş olduğu batıl mezhep.
Mirza Ali Muhammed 1819'da Şiraz'da doğdu. Necef'te Seyyid Ali Reştî (ö. 1843)'den ders aldı. Seyyid Ali Reştî, ona ölümünden sonra yerine geçecek halife olmasını ve Mehdî olarak ortaya çıkmasını telkin etti ve buna ikna etti. Mirza, davetini 1844 de Şiraz'da ilân etti.1850 yılında Tebriz'de Şah Nasûriddin'in huzurunda, âlim ve fakihlerle yaptığı münazara sonunda irtidat ettiğine hükmedilerek idam edildi (Muhsin Abdülhamid, İs!âm â Yönelen Yıkıcı Hareketler, Çev. S. Yeprem-H. Güleç, Ankara 1973, 6970).
Bâbiyye'ye bağlı müfrit kimseler Nasûriddin Şah'a suikast yapmaya kalkışınca birçokları öldürüldü. Mirza Ali'nin öğrenci ve müridlerinden Suph-i Ezel, Mirza Yahya ve kardeşi Mirza Hasan Ali Bağdat'a kaçtılar. Oradan İstanbul'a, daha sonra Edirne'ye sürgün edildiler. Her iki kardeş arasında anlaşmazlık meydana geldi. Suph-i Ezel ve adamları oradan Kıbrıs'a Baha ve adamları da Akka'ya sürgün edildi.
Mirza Ali Muhammed cahil ve tutarsız görüşler ortaya atan bir sapıktır. O, önce kendisinin İmam-ı Muntazar* (beklenen imam)'a, açılan bir "Bâb" (kapı) olduğunu iddia etti. Sonra bizzat imamın kendisi olduğunu söyleyip, daha sonra peygamberlik taslamaya başladı. Sonunda da kendisine ilâhî ruhun hulûl ettiğini söyleyerek tanrılık iddiasında bulundu. İmam-ı Muntazar'a açılan kapı anlamında gelen "Bâb" kelimesinden adını alan Bâbîlerin inançları şöyle özetlenebilir:
Mirza Ali Muhammed'in bütün geçmiş peygamberlerin gerçek temsilcisi olduğuna inanmak,(inançlarına göre Yahudilik, Hristiyanlık ve İslâm, Bâbilik'te birleşir. Bu üç din arasında herhangi bir ayrılık yoktur); Allah'ın Mirza Ali'ye hulûl ettiğine inanmak, Ahirete inanmak, Hz. Muhammed'in peygamberlerin sonuncusu olduğuna inanmak.
Mirza, ebced* harflerini zikretmiş ve bunlar için belirlediği sayılardan tuhaf anlamlar çıkartmıştır (Muhammed Ebu Zehra, İslâm da Siyasi ve İtikadi Mezhepler Tarihi, Çev E. Ruhi Fığlalı-Osman Keskioğlu, İstanbul 1970, 286-287). Bâbîliğe göre "ondokuz" sayısı mukaddestir. Onlara ait takvime göre bir yıl ondokuz aya, aylar ondokuz güne bölünmüştür. Dolayısıyla bir yıl 19x19=361 gündür.
Böylelikle Bâbiliğin İslâm ile ilgisi olmayan ayrı ve yeni bir din olduğu görülmektedir. Bu batıl din, İslâm, hristiyanlık, yahudilik, mecûsilik ve putperestliğin karışımından oluşturulan ve İslâmî prensipleri yıkmayı hedef alan siyasî bir yapıya sahiptir. Bu dinin kurucusu peygamberlik ve velâyet aracılığıyla kendisi için "Vasıta-i Kübra" yahut "Bâbûddin, Bâb" ünvanlarını kullanmıştır. Daha sonra kendisine "Nokta" veya "Hâlikü'l-hayr" adını verdi. Çünkü artık o, nebi değil, ilâhî özelliklere sahip olduğunu iddia ediyordu. Bâb'ın ilk telif ettiği kitap "er-Risâletü'l-Hidâye fi'l-Ferâizi'l-İslâmiye" adlı eseri idi. Bâbiye'ye mensup olanlar Karmatîler gibi etrafta fesat ve fitne çıkarmaya ve insanları dalâlete sürüklemeye kalkıştılar. Onlar savaşta ölenlerin kırk gün sonra dirileceğine inandıkları için çırılçıplak olarak düşman üzerine hücum ederlerdi.
Bâbiye peygamberlere iman eder. Ölüm "Lika-i Bâb" için bir yokluktan ibarettir. Öldükten sonra sevap ve ikab, lezzet, ızdırap ve elem vardır. Onlar öldükten sonra ruhlarının ikinci kez geri geldiklerine inanırlar. Yani onlarda tenasüh vardır. Ölümden sonra dirilme, Haşir ve Neşir, Bâb'ın tekrar dünyaya gelişi ve kıyamı ile tamamlanır. Onlara göre Kur'an'ın hükümleri mensuhtur.
Amelle ilgili görüşlerine gelince:
Kadınlar gerek miras ve gerekse diğer hususlarda erkeklere eşittirler. Bâbileri ondokuz kişilik bir kurul yönetir. Mallarının beşte birini yılda bir defa bu kurula vergi olarak verirler. Bütün cezalar kaldırılmıştır. Ancak nakdî ceza ve karı kocanın beraber yaşamasına engel olmak hariçtir. Evlenme onbir yaşından itibaren mecburidir. Boşanma iyi karşılanmaz. Dul kalan erkekler doksan, kadınlar doksanbeş gün içerisinde evlenmeye mecburdurlar. Onbir ilâ kırkiki yaş arasındaki kimseler her sene güneşin doğuşu ile batışı arasında bir ay (on dokuz gün) oruç tutmaya mecburdurlar. Oruç kırkiki yaşından sonra kalkar. İnsanlar muaf olur. Ramazan Bayramına "İyd-i Rıdvan" denir. Bu bayram "19" gündür. Biri kendisine, onsekizi müritlerine aittir. Muharremin birinci günü "İyd-i Mecit"tir; çünkü Bâb o gün doğmuştur. Bağlılarından biri iktidarı ele geçirirse Mekke ve Beyt-i Mukaddes yani Kabe gibi bütün kutsal yerleri, peygamberlerin ve evliyanın mezarlarını tahrip etmekle yükümlüdür. Şarap içmek haramdır. Tütün içmek haram ise de Bâbiler bunu sonradan caiz görmüşlerdir. İslâm'ın açık bir emri olan tesettür gereksizdir. Nikâh akd olunurken veli, vekil, şahit gerekli değildir. Sadece eşlerin kabulü yeterlidir. Zekât ve sadaka "Bâbî" olana verilir.
Seyahat tavsiye olunmaz. Hacılar ve tacirlerin dışındakilere deniz seyahati yasaktır. Cenae namazı hariç cemaatle namaz kılınmaz. Fakat camilerde vaz dinlemek tavsiye olunur. Sarhoşluk veren içkiler yasaktır. Her ondokuz günde bir defa su içirmek için bile olsa ondokuz kişiyi davet etmek lâzımdır. Dilencilik yasaktır. Mirasın özel bir paylaştırma usûlü vardır.
Bâbiye fırkası, Asl-ı Bâbiye, Kurretiyye, Ezeliyye ve Bahâiyye* olmak üzere dört kısma ayrılır. Asl-ı Bâbiye; ancak Bâb'a bağlı olup el-Beyân adlı eseri ile amel edenlerdir. Bâb'dan sonra yazılan eserlere asla itibar etmezler.
Kurretiyye; Bâb'ın müritlerinden "Zerrin Tâç" adında güzelliği ile şöhret bulmuş bir kadına tâbi' olan gruptur. İran müctehidlerinden birinin kızı olan Zerrin Taç ilk zamanlarda arşa "Kalb-i Nebi", Cebrâil'e "Akl-ı Nebi" diyen Rüştiyye reisi Kâzımü'l-Hüseynî'ye bağlı idi. Seyyît Kâzım Reştî'nin vefatından sonra Bâb'ı imam edindi. Gâib olan Bâb'a iman etti. Bâb ile mektuplaşmaya başlayınca, Bâb kendisine Kurretü'l-Ayn dediğinden, Zerrin Taç, "Kurretü'l-Ayn" lâkabını aldı. Kurretü'l-Ayn kadınlardan tesettürü kaldırdı. Mükellefiyet ve farzları tamamen gereksiz gördü. Bir kadının dokuz erkek ile evlenmesinin caiz olduğu gibi bazı hükümler koydu. İslâm şerîatının mensuh, Bâb şerîatının hak olduğunu iddia edecek kadar küstahlığa kalkıştı. Kurretü'l-Ayn öldürüldükten sonra Kurretiyenin çoğu katlolunmuş, ancak pek azı kendilerinin İsna aşeriyye'den olduklarını ilân etmekle kurtulmuştu.
Ezeliyye; Bâb'ın talebelerinden Mirza Yahya'ya bağlı olanlardır. Bunlar müslüman olarak görünürler. Zâhirde bütün farzları yerine getirirler. Takiyye yaparlar. Bahâileri tekfir ederler. Mirza Yahya, Bâb tarafından Suph-i Ezel lâkabını almıştır. Bundan dolayı bağlılarına "Ezeliyye" denilmiştir.
Bahâiyye veya Bahâilik'e gelince: Mirza Ali Baha, oğlu Abbas'ın gayretiyle halkı Edirne'de kendi adına davet ettiği için Suph-i Ezel ile arası açılmış idi. Suph-i Ezel Kıbrıs'a sürgün olunduğu sırada o da Akka'ya sürüldü. Bunun adamları yetmişüç kişi idi. Baha, Akka'da Bâb'ın halifeliğinden Mehdiliğe, velâyet-i mutlaka'ya, nübüvvet-i amme'ye ve hassa'ya, hatta ilâhiyete kadar çıktı. "el-Eykan" adlı bir eseri vardır. İran'da Rusya'da, Suriye'de, Mısır'da, Hint'te, Amerika'da pek çok Bahâiler vardır. Bahâiler indinde Bâb, Mehdî, Bahâ, Mesihtir. Daha sonra Bahâ ilâh olmuştur. Bâb'ın vahyi olduğu gibi, Bahâ'nın da levhalardan ibaret vahyi vardır.
Bâb ve Bahâ mucize göstermekten aciz olduklarından peygamberlerin mucizelerini inkâr ederler. Bahâiyenin de Bâbiye gibi dini hükümleri vardır. Akdes adlı kitap bu hükümleri ihtiva eder. Sabah, öğle ve akşam olmak üzere dokuz rekat namaz kılarlar. Kıble Akkâ'dır. Cenaze namazı altı tekbirdir. Cenazeden başka cemaatle namaz kılınması gereksizdir. Nevruz bayram günüdür. Hac, Akkâ'da gömülü olan Bahâ'yı ziyarettir.
Bu duruma göre Bâbîlik ve ondan türemiş olan bütün kolları bazı İslâmî ıstılahları kullanmalarına rağmen, İslâm ile ilgisi olmayan ayrı ve uydurulmuş bir din görüntüsü taşımaktadır.
Bu mezhep bugün İran'dan başka Amerika, Afrika ve Avrupa'da taraftar bulmuştur

https://webbilgisayari.editboard.com

114==>islami sözlük<== - Sayfa 5 Empty Geri: ==>islami sözlük<== Ptsi Tem. 14, 2008 8:50 pm

xD_Dijital_Manyaq_xD

xD_Dijital_Manyaq_xD
Co Admin
Co Admin

BAĞİ, BAĞY

İstemek; istemede ileri gitmek; çabayla arzulamak; sınırı aşmak; hakkıyla yetinmeyerek başkasının canına, malına, ırzına kasdetmek; saldırıya yeltenmek veya saldırmak; haksız yere yükselmek isteyerek tecavüzde bulunmak; kendisine sulhün yolları ve biçimleri gösterildiği halde haksızlıkla üst olma sevdası gütmek. Bağy "beğa" fiilinin masdarı ve isim olarak kullanılır.
Kur'an-ı Kerîm'de "De ki: O her şeyin Rabbi iken ben Allah'tan başka Rabb mi isteyecekmişim? (ebğî rabben)"(el-En'âm; 6/164); Allah'ın dininden başka bir din mi arzuluyorlar (yebgun)?" (Âli İmrân, 3/83);
"De ki: Ey Kitap Ehli! Neden eğriliğini arzulayarak (tebguneha) iman edeni Allah'ın yolundan alıkoyuyorsunuz?" (Âli İmrân, 3/99); Aranızda çıkmış olsalardı, sizin için bozgunculuktan başka birşey artırmazlar ve fitneye düşmenizi arzulayarak (yebgune) hemen içinize sokulurlardı" (et-Tevbe, 9/47) gibi ayetlerde geçmektedir. Daha çok "yeryüzünde bağy etmek" şeklinde kullanılır.
Aynı kelimeden türeyen "ibteğa" fiilî bir şeyi istemede çaba göstermek anlamındadır. Eğer, istenilen şey iyiyse, eylem de iyidir. Nitekim, Kur'anda "Yüce Rabbin vechini ibtiğa" (el-Leyl, 20), "Rabbi'nin rahmetini ibtiğa" (İsrâ,17/27) ve özellikle Allah'tan fazl veya Allah'ın fazlını ibtiğa" (el-Bakara, 2/198, en-Nahl, 16/14, el-İsrâ, 17/66, Kasas, 28/73) şekillerinde geçtiği gibi, kalplerinde maraz olan kişilerin fitne ve te'vilini ibtiğa ile müteşabihlere uydukları da belirtilir (Âli İmrân, 3/7).
Yine aynı kelimeden türeyen "inbeğa" fiilî ise yaraşmak, uygun düşmek, istenmesi uygun olmak anlamlarında "Biz ona şiiri öğretmedik, bu ona yaraşmaz da (ma yenbeği leh) (Yâsin, 36/69) ayeti gibi ayetlerde kullanılır. İnsanlar arasında ayrılıkların, özellikle, ümmet halinde sağlam bir yapı (Bünyânun marsûs) oluşturan tevhîd toplumunun içinde tefrikaların başgösterip ihtilafların çıkmasında ana neden bağy'dir. Allah katından gelen apaçık ilim, hak ve beyyine'lerden sonra eğer tefrika doğuyor ve ihtilaflar başgösteriyorsa, bu; bazı insanların Allah'ın dininin kendilerine biçtiği hak ve yere razı olmayıp, başkalarının hakkına tecavüze yeltenmesinden ileri gelmektedir. Bu konuda Kur'an oldukça nettir. Bağy'in nedeni ise şu iki ayet-i kerîmede oldukça açık ve anlamlı biçimde ortaya konmaktadır:
"O'dur sizi karada ve denizde yürüten, ne zaman ki bir gemide olursunuz; güzel bir rüzgârla onları akıp götürürken ve buna sevindiklerinde birden gemiye şiddetli bir kasırga gelip, her yerden dalga kendilerine ulaşır ve sarıldıklarını sanırlar o zaman dini O'na has kılarak Allah'a yakarırlar: Eğer bizi bundan kurtarırsan, mutlaka şükredenlerden oluruz. "Ne zaman ki Allah kendilerini kurtarır, işte o zaman haksız yere yeryüzünde bağy ederler. " (Yunus, 10/22-23).
" Eğer Allah rızkı kullarına yaysaydı, yeryüzünde bağy ederlerdi" (Şûrâ, 42/27).
İnsanlar zaman zaman darlıklarla, zaman zaman bolluklarla karşılaşırlar. Özellikle, Tevhîd toplumu kuruluşta oldukça büyük zorluklardan ve "Allah'ın yardımı ne zaman?" deme noktasına değin, büyük fırtınalardan ve sarsıntılardan geçer. Sonunda Allah rahmet kapısını onlar için açar, yer de ayaklarının altından onlara bol bol rızık verir, bu durumda zayıflayan kalpler, özellikle cahiliyedeki mevkilerini İslâm'da bulamayanlar ve rızkın, bolluğun şımarttığı kimseler Allah'ın dininin kendilerine verdiği paya razı olmayıp daha çok mal, şöhret, mevki gibi etkenlerle başkalarının hakkına el atmaya yeltenirler. Böylece bağy eylemi ortaya çıkar.
Resulullah (s.a.s.) "Cezası en çabuk verilen şerr bağy"dir buyurmuş, İmam-ı Cafer es-Sadık da, "İblis, ordularına emreder: Aralarına haset ve bağy ekin, çünkü bunlar Allah katında şirke denktir der" demiştir. Kur'an' da "Bir kötülüğün karşılığı, misli bir kötülüktür. Kim affeder ve ıslah ederse sevabı Allah'a aittir. O, zalimleri sevmez. Kim de zulme uğradıktan sonra yardımlaşırsa, onların üzerine yol yoktur. (Kendilerine bir şey yapılmaz, ceza verilmez). Yol ancak insanlara zulmedenler ve yeryüzünde haksız yerde bağy edenler üzerinedir. Onlardır acıklı bir azabın kendileri için olduğu kişiler" (Şûrâ, 42/40-42) buyurulmakta; "kendilerine bağy isabet ettikten sonra (haklarını almak için) yardımlaşanlar" övülmekte ve bu sıfatın müminlerin sıfatı olduğu belirtilmekte (Şûrâ, 42/39) ve "Birbiriyle savaşan iki mümin topluluktan biri diğeri aleyhine bağy ederse, bütün müminlerin bağilerle Allah'ın emrine dönünceye kadar savaşmaları"emrolunmaktadır (Hucurât, 49/9). Kur'an'da ayrıca "fâcir olması, kendisi için olmayan şeye yeltenmesi" anlamında kadının bağyinden de söz edilmektedir (Meryem, 19/20, 28).
Ali ÜNAL
Bir terim olarak ise bâğî; hak ve adalet ile ülkeyi yöneten İslâm devlet başkanına veya nâibine karşı, bir te' vile, yani kendince doğru görülen bir delile, bir sebebe dayanarak itaat dairesinden çıkan, bununla birlikte müslümanların öldürülmesini, mallarının müsaderesini, zürriyetlerinin esir edilmesini helâl görmeyen ve silâhlı güce sahip olan müslüman, demektir.
Buğât (Bağîler) arkalarında silâhlı bir güç olan asîlerdir. Kendi yorumlarına göre bir delile dayanarak bazı hükümlerde müslümanlara ve İslâmî yönetime muhalefet ederler. Askerî bir güçle bir bölgeyi ele geçirirler ve orada kendi yönetimlerini hakim kılarlar. Hâricilerin Hz. Ali'ye karşı takındıkları tavır gibi. Hâricîler veya diğer adıyla Harûrîler Hz. Ali'ye isyan ettiler, onun ve müslümanların kanlarını ve mallarını gasbetmeyi kadınlarını esir etmeyi helâl saydılar. Haricîler* Resulullah (s.a.s.)'ın ashabını tekfir ederler. Her günahın insanı küfre götürdüğü kanaatini taşırlar. Böylece dinde çok sert ve şiddetli bir yol izlediler. (İbnü'l-Hümâm, Fethu'l-Kadîr, IV, 408 vd.; es-Semerkundî, Tuhfetü'l-Fukahâ, III, 251; İbn Âbidîn, Reddü'l-Muhtar, III, 338). Bunların dışındaki bâğîler ise; hâricîlerin mübah gördüğü gibi müslümanların mallarını ve çocuklarının esir edilmelerini mübah görmezler.
Hz. Ali; "Din kardeşlerimiz bize bağyetti (isyan etti)" derken, bağy'i isyan anlamında kullanmıştır. Bâğîler İslâm nazarında dinden çıkmış sayılmazlarsa da ümmetin ittifakı ile dalâlet* ehlidirler. Dinden çıkmadıklarının delili şu ayettir: "Eğer müminlerden iki tâife çarpışırlarsa siz hemen onların aralarını bulun" (el-Hucurât, 49/9). Ancak bunlar tevhid toplumunun dağılmasına, za'fa uğramasına İslâm devleti bünyesinde ayrılıkların çıkmasına, müslüman kanının dökülmesine yol açan bir kitledir.
Bâğîlerle ilgili bazı hadisler, bu konuda uygulanacak hükümleri kapsarlar:
İbn Ömer (r.a.), Hz. Peygamber' in şöyle dediğini nakletmiştir: "Her kim bize karşı silâh taşırsa bizden değildir." (Buhârî Fiten,7, Diyât, 2; Müslim, İman, 161, 163; Fiten, 16_ Nesaî, Tahrim, 26; Tirmizî, Hudûd, 26; İbn Mace, Fiten, 11). Burada silâh taşımak, harbetmek anlamındadır.
Ebû Hüreyre'den, Allah elçisinin şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:
"Her kim, İslâm devlet başkanına itaatten çıkar ve İslâm cemaatinden ayrılır da ölürse, onun ölümü cahiliyye* ölümüdür." (Buhârî, Fiten, 2; Ebû Dâvûd, Sünnet, 27). Bu hadis, bir kimse cemaatten ayrılır, ancak o cemaate karşı harbetmezse; bizim de kendisi ile muharebe edemiyeceğimize delildir. Çünkü Hz. Peygamber, onunla muharebe etmemizi emir buyurmamış, yalnız onun ölüm hâlinin cahiliyyet ölümüne benzediğini haber vermiştir. Şu halde o, bu fiilî ile dinden çıkmaz, demektir. Hz. Ali'nin Hâricilere söylediği şu sözler de bunu gösterir: "İstediğiniz tarafta olun, sizinle aramızdaki hukuk, haram kan dökmemeniz, yol kesmemeniz ve hiç bir kimseye zulüm etmemenizdir. Eğer bunları yapacak olursanız size harp ilân ederim" (Ahmed b. Hanbel, Taberânî ve Hâkim). Bir başka hadis-i şerifte Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurur: "Cezası en çabuk verilen kötülük bağy'dir. "
İbn Ömer (r.a.)'den Allah Resulu'nun şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: "Bilir misin ey İbn Ümmi Abd (bu zat, Abdullah b. Mes'ud'dur. Çünkü o, bu lâkapla anılırdı) bu ümmetin bâğîlerine Allah'ın hükmü nasıl olacaktır?" dedi. O: Allah ve Resulu bilir! cevabını verdi. Resulullah (s.a.s.):
"Bu grubun yere düşen yaralısına dokunulmaz, esiri öldürülmez, kaçanı aranmaz, ganimeti de taksim edilmez" buyurdu. İbn Hacer el-Askalanî, Buluğu'l-Meram, Terc. ve Şerh. A. Davudoğlu, İstanbul 1967, III, 559).
Buna göre asîlerle ilgili hükümleri şu noktalarda toplamak mümkündür:
1) Âsî ve bâğîlerle savaşmak caizdir. Bu konuda icmâ (ittifak) vardır. Ayette; "Siz bâğîlik eden taife ile çarpışın... " (el-Hucurât, 49/9) buyurulmuştur. Ancak onlarla savaşa başlamazdan önce, kendilerini bu isyandan vazgeçmeğe davet gerekir. Nitekim Hz. Ali Hâricîlere karşı böyle hareket etmiştir. Hâricîler, Hz. Ali'den ayrıldıktan sonra Ali (r.a.) kendilerine İbn Abbâs'ı göndermişti. İbn Abbâs onlarla çeşitli görüşmeler yaptı. Bu münazara ve görüşmelerin sonucunda tamamı sekizbin kişi olan Hâricîlerin dört bini isyandan vazgeçtiler. Diğerleri ise inatlarında ısrar ettiler. Bu defa Ali (r.a.) kendilerine; "İstediğiniz tarafa gidin, sizinle aramızda (uyulması gereken şey) haram kan dökmemeniz, yol kesmemeniz ve hiçbir kimseye zulüm etmemenizdir" diye haber göndermiştir. Hâricîler ashab-ı kiramdan Abdullah b. Habbab b. Eret'i şehit ettiler. Hamile olan hanımının da karnını deşerek içindeki cenîni çıkardılar. Hz. Ali bunları duyunca Hâricîlere bir mektup yazarak Abdullah b. Habbab'ı şehit edenin kısasını istedi. Hâricîler; "Onu hepimiz öldürdük" deyince, Hz. Ali onlarla savaşa izin verdi (İbn Hacer el-Askalânî, Bulûğu'l-Meram, III, 560-561).
2) Âsî ve bâğîlerin yaralıları hemen öldürülmez. Ancak Hanefîlere göre, orduları varsa yaralıları öldürülür, kaçanları da takip edilir. Hz. Ali bu konuda şöyle demiştir: "İsyancılara galip geldiğiniz zaman kaçanı aramayın, yaralıyı hemen öldürmeyin, savaş aletine bakın ve onu alın. Ondan başkası mirasçılarınındır" (el-Askalânî, a.g.e, III, 561, 562).
3) Âsîlerden alınan esir öldürülmez. Çünkü onlarla yapılan savaşın amacı, onların savaş yapmasına engel olmaktır.
4) Âsîlerin kaçan esirleri takip edilmez. Hanefîlere göre, âsîlerin orduları varsa esirler takip edilir. Çünkü bu takdirde tekrar saldırıya geçmeleri muhtemeldir.
5) Bâğîlerin malları ganîmet olarak alınmaz. Hadîste şöyle buyurulur:
"Müslüman bir kimsenin malı ancak kendi gönül rızası ile helâl olur. "(Veda hutbesi). Hz. Ali Cemel ve Sıffin vakalarında ölenlerin hiç birisinin eşyasına el sürdürmemiştir.
6) Yere düşen yaralılar öldürülmez. Hanefîlere göre âsîlerin savaşta sebebiyet verdikleri mal ve can kayıpları ödettirilmez. Çünkü ayet-i kerîmede;
"Allâh'ın emrine dönünceye kadar" (el-Hucurât, 49/9) buyurularak ödetmeden söz edilmemiştir.
Bilginlere göre; bâğîleri öldürmekten dolayı, meşrû devlet başkanına tabi müslümanlara günah ve keffâret gerekmez. Onlar telef ettikleri şeyleri de tazmin etmezler (eş-Şevkânî, Neylü'l-Evtâr, VII,169). Çünkü onlar, bu savaşı emir üzerine yapmışlardır. Diğer yandan âsîlerin canları bile diyet veya kısasla tazmin edilmeyince, malları öncelikle tazmin edilmez (es-Serahsî, el-Mebsût, I, 128; el-Kâsânî, Bedâyiu's-Sanâyi ; VII,141; İbnü'l-Hümâm, Fethu'l-Kadîr, IV, 414; İbn Rüşd, Bidâyetü'l-Müctehid, II, 448; eş-Şîrâzî, el-Mühezzeb, II, 220; İbn Kudâme, el-Muğnî, VIII, 113).
Âsîler, ehl-i adl (meşrû devlet tebeası)in yolunu kesseler, onlara had uygulanmaz. Çünkü onlar, bir te'vîle dayanarak, onların mallarını mübah saymışlardır. Âsî, ehl-i adlin malını çalsa, devlet başkanı, âsîler beldesinde velâyetinin (cezaları uygulama yetkisinin) bulunmaması sebebiyle onun elini kestiremez. Hanefîlere göre bâğîlere, devlet başkanının onların beldesinde velâyetinin bulunmaması yüzünden hadler tatbik edilmez (İbn Kudâme, el-Muğnî, VIII, 113). Âsî, İslâm beldesi (dâru'l-İslâm)'nde hırsızlık yapsa had cezası tatbik edilir. Bunu helâl saysa da sonuç değişmez. Çünkü dâru'l-İslâm'da onun silâhlı gücü yoktur (el-Kâsânî, Bedâyiu's-Sanâyi', VII, 141; es-Semerkandî, Tuhfetü'l-Fukahâ, III, 252; eş-Şîrâzî, a.g.e., II, 221).
İsyancıların, istilâ ettikleri beldeler halkından topladıkları zekâtları, öşürleri, haraçları, daha sonra o beldeleri geri alan meşrû devlet başkanı yeniden talep edemez. Çünkü İslâm devlet başkanının bu vergilere hak kazanması, halkı himaye etmesi karşılığındadır. İstilâ halinde ise bu himâye kesintiye uğramıştır. Ancak halkın zekâtlarını yeniden vermesi daha güzeldir. Çünkü isyancılar zekâtı genellikle yerine sarfetmezler. Öşür ise yoksullara ait olduğu için; isyancılar yoksul iseler, bu zekât yerine sarfedilmiş olur. Haracın sarf yeri ise, harbîlere karşı cihadda bulunacak olan müslümanlardır. İsyancılar ise müslüman olup, ihtiyaç halinde harbîlere karşı cihat yapabilecekleri için; alacakları haraç, yerine sarfedilmiş sayılır. Ancak geleceğe ait bu kabil vergileri, yine İslâm devlet başkanı almaya başlar. Çünkü isyancıları etkisiz kılınca velâyeti açığa çıkmış olup o beldeler halkını yeniden himaye altına almış bulunur (Ömer Nasuhi Bilmen, Istilâhâtı Fıkhıyye Kâmusu, İstanbul 1968, III, 420).
İslâm devletinin isyancılara karşı, işin başında kesin tavır koyması bazı hadislerde öngörülmüştür. Arface b. Şurayh, Allah Resulu'nun şöyle dediğini nakletmiştir: "İşiniz toplu ve düzenli iken size biri gelir de topluluğunuzu dağıtmak isterse onu hemen öldürün" (Müslim, İmare, 59). Müslim aynı hadîsi şu ifadelerle rivayet etmiştir: " Nice fitne ve fesatlar vukû bulacaktır. Bu ümmet toplu iken bir kimse onun hâlini perişan etmek ve onları dağıtmak isterse, kim olursa o!sun onu, hemen kılıçla öldürün" (Müslim, İmare, 60).
Bu hadisler, bir ülkede müslümanların bir kimseyi Emirü'l-Mü'minîn seçerek etrafında toplamalarına rağmen, bazılarının isyan edip bu seçilen zatın aleyhine başkaldırmaları halinde bunların ölüm cezasını hak ettiklerini gösterir.

https://webbilgisayari.editboard.com

115==>islami sözlük<== - Sayfa 5 Empty Geri: ==>islami sözlük<== Ptsi Tem. 14, 2008 8:50 pm

xD_Dijital_Manyaq_xD

xD_Dijital_Manyaq_xD
Co Admin
Co Admin

BAHÂÎLİK-BAHÂİYYE


Bahâullah Mirza Hüseyin Ali Nuri (1817-1892)'nin kurduğu batıl bir mezhep.
Bâb lâkabıyla tanınan Mirza Ali Muhammed 1844 yılı Mayıs ayında insanlığa yeni bir haber getirdiğini bildirip, Bâbilik* mezhebini kurdu. Devlet güçlerine başkaldırmaları sonucu Bâbilerin birçokları öldürüldü. Bâb Mirza Ali Muhammed 1850 yılının Temmuz ayında irtidat suçuyla Tebriz'de kurşuna dizildi.
Bâb'ın yakınlarından olduğunu ileri süren Mirza Hüseyin Ali, Bâb tarafından haber verilen ve zuhur edeceği bildirilen kişinin kendisi olduğunu açıklayıp, bu mezhebi Bahâilik adıyla yeniden faaliyete geçirdi.
Bâbilerin İran şahı Nasirûddin'e karşı giriştikleri bir suikast teşebbüsünden sonra Mirza Hüseyin Ali İran'da tutunamayınca, Osmanlılar'a sığındı. Bir müddet Edirne'de ikamet etti. Burada sapık inançlarını yaymaya çalışınca Akka'ya sürgün edildi.
Bahâullah, davet ettiği dinin yeni bir din olduğunu, Allah'ın kendisine hulûl ettiğini ve her şeyi kendisine vahyettiğini iddia ediyordu. Bu inanç ve mezhebini "el-Kitâbü'l-Akdes" adını taşıyan eserinde topladı. Kendisinin gaybı bildiğini söyler ve vuku bulacak bir takım haberler verirdi. Ölümünden sonra büyük oğlu Abbas, Mısır, Avrupa ve Amerika'yı dolaşarak gezdiği yerlerde Bahâîliği yaymağa çalıştı.
Bahâîlik üzerinde Babîliğin, Bâtınîliğin, Hurûfîliğin ve Hristiyanlığın açık etkileri görülmektedir. Bahâîliğin temel ilkesi genel bir dilin konuşulması ve genel bir yazının kullanılmasıdır. Din birliği esas olup dünya tek vatan, insanlar da bu vatanın vatandaşıdır. Vahiy süreklidir. Kimseye kötülük yapmamak, mütevâzi olmak şarttır. Dünya barışının sağlanması zorunludur. Haksızlığı önlemek için haksızlık yapana karşı bütün insanların birleşmesi gerekmektedir. Kadınların hak ve hukukunu gözetmek esastır.
Her Bahâî bir defaya mahsus olmak üzere malının 19/1'ini vergi olarak cemaate öder. İki kadından fazlasıyla evlenmek yasaktır. Boşanma asla caiz değildir. Ancak eşlerden biri kadınlık veya erkeklik görevini yapamıyorsa o zaman boşanmak mümkündür. İddet beklemek gibi bir şart söz konusu değildir. Boşanan bir kadın hemen ertesi gün evlenebilir. Cenaze namazları dışında cemaatle namaz kılmak yoktur. İbadet için müslümanlar gibi abdest alırlar.
Ayrıca cünüplük için de yıkanırlar. İbadet için kıbleleri Hayfa şehridir. Günde üç defa ibadet edilir. Yılda ondokuz gün oruç tutarlar. Bu oruçları İslâm'da olduğu gibi değil, sadece bir perhizden ibarettir. Hac ibadetine benzer ve yalnız erkeklere farz olan bir ibadetleri olup adına hacc diyorlar. Bu hacc ibadetlerini de Bahâullah'ın Akka'daki mezarını ziyaretle yaparlar. Ayrıca bunun belli bir zamanı yoktur. Herkesin istediği zamanda bu ziyaretini yapması mümkündür. Bu dinlerinde haram ve helâl işleri kimse tarafından belirlenmiş değildir. Herkes kendi istek ve mantığına göre yaşantısını düzenleme hakkına sahiptir.
Bahâî takvimine göre bir yılda ondokuz ay vardır. Her ay ondokuz gündür. Normal yılların hesaplanması 19x19+4 şeklinde, artık yılların hesaplanması 19x19+5 şeklindedir. Ondokuz günde bir kez ziyafet toplantıları yapılır.
İngiltere, Almanya, İsviçre, Türkistan ve Amerika'da Bahâîlik'le ilgili yayınlar yapılmaktadır. Amerika'da iki yılda bir "Bahâî World" (Bahâî Dünyası) adıyla yayınlanan bir yıllıkları vardır.
Avrupa, Amerika, Avustralya ve Asya'nın çeşitli ülkelerinde Rûhânî Mahfil adı verilen ve dokuz kişilik bir kuruldan oluşan Bahâî dernekleri ve toplantı merkezleri ile Washington da büyük bir mâbedleri vardır. Bahâilik, İslâm ülkelerindeki dirilişi, canlanışı önleme amacını taşımaktadır. Emperyalist Batı rejimlerinin ilgi ve desteği de bundan dolayıdır.
Bahâîliğin genel merkezi İsrâil'in Hayfa kentindedir.
__________________

https://webbilgisayari.editboard.com

116==>islami sözlük<== - Sayfa 5 Empty Geri: ==>islami sözlük<== Ptsi Tem. 14, 2008 8:50 pm

xD_Dijital_Manyaq_xD

xD_Dijital_Manyaq_xD
Co Admin
Co Admin

BAHÎRA

Cahiliye devrinde beşinci doğumunda dişi deve doğurduğu için kulağı kesilerek salınıverilen deve. Cahiliyye döneminde Araplar belli doğumlardan sonra devenin kulağını yarar ve onu serbest bırakırlardı. Deve bundan böyle bir çeşit dokunulmazlık statüsüne kavuşurdu. Sahibi artık ne sütünden, ne yününden ne de etinden yararlanabilirdi. (İmam Şafiî, Ahkâmu'l-Kur'an, Beyrut 1980, I, 144) Bundan sonra deve, putlar içindir: putlara hizmet eden kâhinler ondan yararlanır. (Kurtubî, el-Câmi'li Ahkâmi'l-Kur'an, Beyrut 1965, VI, 335)
Kaç doğumdan sonra devenin bu statüye kavuştuğu konusunda farklı rivayetler vardır. Bazı rivayetlere göre beş doğumdan, bazılarına göre, doğurduğu yavruların hepsinin dişi olması durumunda, bazılarına göre ise beşinci olarak doğurduğunun erkek olması durumunda bu işlem sözkonusu olurdu. (Kurtubî, a.g.e., VI, 336). Beşinci doğumu dişi olduğunda kadınlar onun et ve sütünden yiyemezlerdi. (İbn Kuteybe, Tefsîru Garîbi'l-Kur'an, Beyrut 1978, s. 147).
Doğumların adedi ve kimlerin o develerden yararlanabileceği konusunda başka rivayetler de mevcuttur.
Kur'an-ı Kerim, Mâide suresinin 103. ayetinde Arapların bu geleneğinden bahsetmekte ve böyle bir şeyin caiz olmadığı ifade edilmektedir.
Muhtemelen, Peygamber (s.a.s.)'e bu konuda sorulmuş bir soru üzerine Kur'an'da bu konuya temas edilmiştir. Nitekim sözkonusu ayet, Peygamber'e yöneltilmiş sorular siyakında geçmektedir.
Hiç şüphesiz bu develerin durumunun Kur'an'da zikredilmiş olmasının başka hikmetleri de mevcuttur. Tevhid akîdesinden uzaklaşmış toplumlarda şekil olarak olmasa bile, espri ve içerik olarak benzer âdetler mevcuttur. Meselâ günümüzde kimi karşılama törenlerinde hayvanların kurban edilip kanlarının, kendileri için kesildikleri kişilerin alnına sürülmesi; mezarlara adak adanması aynı espriyi taşımaktadır.
Kur'an bu develerden bahsetmekle bu tür adakların da caiz olmadığını anlatmaktadır.
Cahiliyenin ilkel kalıntılarından olan bahîra geleneği; sâibe, vesîle ve hâm âdetleriyle birlikte İslâm'ın yasakladığı âdetlerdendir. Mâide suresinin sözkonusu ayetinde şöyle buyrulur:
Allah kulağı kesilip salıverilen bahîra, putlara adak edilen sâibe develeri, putlar için kesilen vesileyi, sırtı yüke haram kılınan hâm'ın hiçbirini meşru' kılmamıştır. Ancak kâfirler Allah'a yalan iftira etmektedirler. Çoğunun da akılları ermez. "

https://webbilgisayari.editboard.com

117==>islami sözlük<== - Sayfa 5 Empty Geri: ==>islami sözlük<== Ptsi Tem. 14, 2008 8:50 pm

xD_Dijital_Manyaq_xD

xD_Dijital_Manyaq_xD
Co Admin
Co Admin

BAHÎRA

Resulullah (s.a.s.)'ın amcası Ebû Talib ile birlikte gittiği Suriye seyahati sırasında Busra şehri civarında karşılaştığı hristiyan din adamı.
Hz. Peygamber (s.a.s.) yaklaşık dokuz veya on yaşlarında iken himayesinde kaldığı amcası Ebu Talib'in ticaret maksadıyla düzenlediği bir Suriye seferine katılmıştı. Mekke'den Suriye'ye giden yol üzerinde Kudüs ile Dımeşk şehirleri arasında bulunan bir yerde bir hristiyan manastırı vardı. Bu manastır Busra şehri ile Lut gölüne yakın idi. Ebû Talib'in kervanı her zaman olduğu gibi bu manastıra yakın bir yerde konaklamışken bu tapınakta yaşayan Bahira adındaki din adamının dikkatini çeken bir husus olur. Kervan uzaktan manastıra doğru yaklaşırken onu adeta sıcaktan koruyan bir bulut parçası sürekli olarak kafilenin üzerinde ve onunla birlikte yürüyordu. Bu kervanın bir bulut parçası tarafından gölgelendiğini gören rahip, kervandakileri yemeğe davet eder. Ebu Talib ve arkadaşları kervanda bulunanların en küçüğü olan Hz. Muhammed'i nöbetçi bırakıp rahibin bu davetine icabet etmişlerdi. Davetliler manastıra geldiği halde bulutun kervan üzerinde kaldığını gören rahip, dışarıda kimsenin kalıp kalmadığını sorunca dokuz on yaşlarında bir erkek çocuğunun olduğunu söylemişlerdi. Rahip Bahîra onun da getirilmesini istemiş ve asıl merakını bu çocuğu görünce gidermişti.
Nakledildiğine göre Bahîra Süryânî rahiplerden idi. Kendi döneminin ilimlerine vakıf bir zattı. Hz. İsâ'nın ulûhiyetini reddettiğinden diğer rahiplerin hışmına uğramış; bağlı bulunduğu manastırın reisi tarafından kovulmuştu. Bunun üzerine Bahîra, Busra civarında bir manastıra çekilmişti. Yanında kilisenin ileri gelenlerince nesilden nesile intikal eden "el-Enbâ" isminde bir kitap bulunuyordu ki bu kitapta Arabistan'da gelecek son peygamberin vasıfları anlatılıyordu. (Tecrid-i Sarîh Tercemesi, VI, 525-526).
Rahip Bahîra'nın elindeki İncil nüshasında ve söz konusu kitapta bulunan yakın zamanda gelecek peygamberin bütün özellikleri, bu çocukta mevcuttu. Bahîra Hz. Muhammed' in sırtına bakarak iki omuzu arasındaki peygamberlik mührünü görmüş ve amcası Ebû Talib'e şöyle demişti:
"Senin bu yeğenin ilerde büyük bir şöhrete kavuşacaktır. Bana sorarsan onu Suriye'ye yahudilerin çok bulunduğu bir yere götürme. Onda bulunan alâmetleri görürlerse O'nu öldürmeye kalkışmalarından korkulur. Onun için bu çocuğu al ve buradan götür."
Tarih kaynaklarının verdiği bilgilere göre Hz. Peygamber'in zuhuruna yakın dönemde yaşayan bütün yahudi ve hristiyanlar gelecek peygamberin bütün özelliklerini tanıyor ve yakın bir zamanda davetine başlayacağını biliyorlardı. Bazı Batılı araştırmacı ve ilim adamları son derece basit bir iddiada bulunarak Hz. Peygamber'in birçok bilgiyi hatta Kur'an'ı Rahip Bahira'dan aldığını ve İslâm'ı bu bilgiler üzerinde bina ettiğini ileri sürerler. Dokuz, on yaşlarında bir çocuğun bir iki saatlik bir görüşme sırasında bu kadar bilgiye sahip olmasının imkânsız olduğu, aklı başında olan her insanın takdir edeceği bir husustur. Kaldı ki Kur'an, indiği günden günümüze kadar kendisine güvenen herkese:
"Eğer Kur'an'ın Allah'tan başkası tarafından olduğunu iddia eden varsa, bu Kur'an'ın bir benzerini, bunu yapamıyorsa on suresinin, bunu da beceremiyorsa bari bir suresinin benzerini getirsin. " (el-Bakara, 2/23; Hûd, 11/13) diye meydan okumaktad

https://webbilgisayari.editboard.com

118==>islami sözlük<== - Sayfa 5 Empty Geri: ==>islami sözlük<== Ptsi Tem. 14, 2008 8:50 pm

xD_Dijital_Manyaq_xD

xD_Dijital_Manyaq_xD
Co Admin
Co Admin

BAHS

Bir şey hakkında etraflıca söz söyleyip gerçeği araştırma; bir konu hakkındaki ayrıntılar; münakaşa, mübahasa, münazara, cedel. Bir iddia üzerine sözü doğru çıkan tarafından kazanılmak üzere, ortaya bir şey koyma.
Dinimize göre karşılıklı iki kişi veya tarafın bir konu üzerinde "Senin dediğin çıkarsa sen bana şu kadar para vereceksin" diye bahse girmeleri caiz değildir. Bu, kumar hükmünde olup haramdır. Bu İslâm'ın ilk yıllarında câiz idi, daha sonra haram kılınmıştır.
İslâmî tebliğin ilk yıllarında İranlılarla Doğu Romalılar savaş halinde idiler. Putlara tapan Mekke müşrikleri kendileri gibi çok tanrıcı olan İranlıları tutuyorlardı. Müslümanlar ise kitap ehli olan Doğu Romalılar'ın galip gelmesini istiyorlardı. Neticede İranlılar galip geldi. Bu durum müşrikleri şımarttı. Müslümanlara: "İranlılar nasıl ehl-i kitap olan Rumları yendiyse biz de sizi yeneceğiz" demeğe başladılar. Bunun üzerine Rum suresinin ilk ayetleri indi: "Elif, Lâm, Mîm. (Bulunduğunuz bölgeye) en yakın bir yerde Rumlar yenildi. Onlar bu yenilgilerinden sonra birkaç yıl içinde yeneceklerdir. Eninde sonunda emir Allah'ındır. O gün müminler sevinirler: Allah'ın yardımıyla. Allah dilediğine yardım eder. O galiptir, merhamet sahibidir. (Bu), Allah'ın vaadidir. Allah vaadinden caymaz; fakat insanların çoğu bilmezler. " (er-Rûm, 30/1-6).
Bu ayetler inince Ebû Bekir es-Sıddîk (r.a.) müşriklere: "Sevinmeyin vallahi Rumlar birkaç yıl içinde İranlılara galip geleceklerdir" dedi. Bunun üzerine müşriklerden Übey b. Halef:
"Yalan söylüyorsun, haydi aramızda bir müddet tayin et seninle bahse girelim" dedi. Üç yıl içerisinde Rumların galip gelip gelmeyeceği hususunda on deve üzerine bahisleştiler. Hz. Ebû Bekir (r.a.) olup bitenleri Hz. Peygamber (s.a.s.)'e anlatınca Efendimiz (s.a.s.) ayette geçen "birkaç sene sözünün üç ile dokuz sene arasında bir zamanı ifade ettiğini, bu yüzden seneyi uzatmasını, develerin sayısını da artırmasını istedi. Bunun üzerine Hz. Ebû Bekir ile Übey b. Halef anlaşarak seneyi dokuza, develerin sayısını da yüze çıkardılar. Kur'an'ın vaadi gerçekleşti. 624 yılında Rumlar İranlılar'ı yendiler. Aynı yıl müslümanlar da Bedir muharebesinde müşrikleri mağlûp ettiler. Bu arada Übey b. Halef ölmüş olduğu için Hz. Ebû Bekir yüz deveyi onun varislerinden aldı. Hz. Peygamber (s.a.s.) ona: "Bunu tasadduk et" buyurdu. (Tirmizî, Tefsir, 30, V/342-345; Nesefî, Medârik, III, 265). Bu, kumar haram kılınmadan önceydi. (Nesefî, aynı eser, III/226; İbn Cüzey, Kitabü't-Teshîl, III, 261).
Ancak tek taraflı olarak taraflardan biri diğerine "sen kazanırsan veya senin dediğin çıkarsa sana şu kadar para vereceğim; ben kazanırsam veya benim dediğim olursa senden bir şey almayacağım" dese bu caiz olur, kumar hükmüne girmez. Bir de üçüncü bir kişi veya kuruluş ortaya bir ödül kor, meselâ koşuda, güreşle veya ilmi münazarada kazanan tarafa şu kadar ödül vereceğim"' derse bu caizdir. Nitekim güreş müsabakalarında müsabakayı tertipleyen komitenin galip gelenlere ödül vermesi bu türden olup caizdir. (bk. el-İhtiyar, III,169).
Hanefî fakihlerinden Şemsü'l-Eimme el-Hulvânî şöyle demiştir:
"Talebelerden biri arkadaşına: "Gel seninle ilmi meselelerde münazara edelim, şayet sen beni yenersen şu kadar para vereceğim, ama ben seni yenersem bir şey istemem" dese bu, caiz olup alınan para helâldır." (bk. el-Fetâvâ el-Hindiyye, V, 324).

https://webbilgisayari.editboard.com

119==>islami sözlük<== - Sayfa 5 Empty Geri: ==>islami sözlük<== Ptsi Tem. 14, 2008 8:51 pm

xD_Dijital_Manyaq_xD

xD_Dijital_Manyaq_xD
Co Admin
Co Admin

BÂÎN TALAK


Yeniden bir mehir tesbit ederek nikâh kıymadıkça karı ile koca arasındaki evlilik bağını kesip onları biribirinden ayıran ve nikâhtan doğan karşılıklı hak ve görevlere derhal son veren boşama türü.
Bâin talâkın üç şekilde meydana geldiğinde İslâm hukukçuları ittifak etmişlerdir (İbn Rüşd, Bidâyetü'l Müctehid, II, 61):
1- Nikâhtan sonra fakat cinsi münasebette bulunmadan ve sahih halvet olmadan yapılan boşama.
2- Üç talak ile yapılan boşama,
3- Kadının isteği ile bir bedel karşılığında anlaşarak yapılan boşama,
Hanefiler, kinayeli veya mübalâğa ve şiddet ifade eden sözlerle yapılan boşamayı da bâin talak sayarak, maddeyi dörde çıkarmışlardır (Hayreddin Karaman, M. İslâm Hukuku, I, 303)
Bâin talak, beynûnet-i* suğrâ (küçük ayrılık) ve beynûnet-i kübrâ (büyük ayrılık) olmak üzere iki kısma ayrılır. Buna hürmet-i hafife ve hürmeti galiza da denir. Bir veya iki talak ile meydana gelen bâin talaka beynûnet-i suğrâ; üç talak ile meydana gelen bâin talaka da beynûnet-i kübrâ adı verilir.
Eşini ric'î (dönülebilen) talak ile boşamış olan bir kimse, iddet müddeti (üç ay) içerisinde kararından vazgeçip evine dönmezse, bu boşama bâin talaka dönüşür ki, tekrar evlenmek isteseler, mehir ve nikâh gerekir.
Beynûnet-i suğrâ ile boşanan eşler, derhal boşanmış olduklarından birbirine mirasçı olamazlar. Koca, karının hakkı olan mehirini henüz vermemiş ise hemen ödemesi gerekir.
Bâin (bir veya iki) talakla karısını boşamış olan kimse, karısı başka biriyle evlenmeden, yeni bir mehir ve yeni bir akidle onunla tekrar evlenebilir. Beynûnet-i kübrâ (üç talak) ile boşayan kimse ise, kadın başka biriyle evlenmeden, onunla tekrar evlenme hakkına sahip değildir (Seyyid Sâbık, Fıkhü's-Sünne, II, 277). Bu konuda Kur'an-ı Kerîm'de: "Boşama iki defadır. Ondan sonrası ya iyilikle tutmak veya güzellikle salmak vardır... Bundan sonra kadını tekrar boşarsa, kadın başka biriyle evlenmedikçe kendisine helâl olmaz" (el-Bakara, 2/229-230), buyurulmaktadır.
İki veya üç defa yapılan boşamaların aynı anda veya ayrı ayrı zamanlarda yapılması önemlidir. Normal olarak boşamaların ayrı ayrı zamanlarda yapılması gerekir. Başka bir deyimle bir iddet müddetinde yani üç ayda bir defa boşama yapılır. Üç ay geçtikten sonra ikinci defa boşar. Bir üç ay geçtikten sonra tekrar üçüncü defa da boşarsa, beynûnet-i kübrâ meydana gelmiş olur. İslâm hukukçuları bu konuda görüş birliğine varmışlardır. Fakat, bir anda iki veya üç talak ile boşama yapılırsa, iki ve üç talak meydana gelir mi yoksa bu, bir talak mı sayılır hususunda görüş ayrılıkları vardır. Bazıları yukarıda geçen ayetin zâhirini delil göstererek, bir anda iki defa boşarsa iki, üç defa boşarsa üç sayılır derken; diğerleri de bir anda iki veya üç defa yapılan boşamalar bir talak hükmündedir demişlerdir. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.s.) ve Hz. Ebû Bekir devrinde ve Hz. Ömer'in ikinci yılına kadar, aynı anda yapılmış olan iki üç veya daha fazla boşamalar, bir talak kabul edilmiştir (İbn Rüşd, a.g.e., II, 61). Dinde kolaylık esas olduğuna göre, toplumun temelini oluşturan aile yuvasının dağılmasını önlemek için, aynı anda yapılan iki, üç veya daha fazla boşamaların bir talak sayılmasında fayda vardır. Bununla kadının mağduriyeti önleneceği gibi pişmanlık kapısı da kapatılmamış olur.

https://webbilgisayari.editboard.com

120==>islami sözlük<== - Sayfa 5 Empty Geri: ==>islami sözlük<== Ptsi Tem. 14, 2008 8:51 pm

xD_Dijital_Manyaq_xD

xD_Dijital_Manyaq_xD
Co Admin
Co Admin

el-BÂİS

Allah'ın güzel isimlerinden biri. Kulları ölümlerinden sonra dirilten, ölüleri diriltip kabirlerinden çıkaran veya ümmetlere peygamberler gönderen anlamında. Allahu Teâlâ insanları ölüp toprak olduktan sonra dirilterek kabirlerinden kaldıracak "Arasat"* denilen çok geniş, dümdüz, ağaçtan ve binadan tamamiyle boş bir yere çıkaracaktır. Ahiret günü yahut Kıyamet günü denilen ve Kur'an-ı Kerîm' de daha başka adları olan bu gün iman esaslarından biridir ve Ve'lba'sü ba'del-mevt*: (Öldükten sonra dirilme) diye adlandırılır.
"(Habibim) de ki: "Onları ilk defa yaratan diriltecek. O, her yaratmayı hakkıyle bilendir. " (Yâsin, 36/79) Allahü Teâlâ, mahlûkatını yok ettikten sonra tekrar diriltmeye kadirdir. "O, mahlûku ilkin yaratıp sonra onu (ö!dürdükten ve tekrar dirilttikten sonra) iade edecek olandır ki, bu, O'na göre pek kolaydır. Göklerde ve yerde en yüce sıfatlar O'nun. O, yegane galip, yegane hüküm ve hikmet sahibidir. " (er-Rum, 30/27). Baas, yeniden diriltme ve din gününde amellerin karşılığını vermek içindir. Dünya imtihan; ahiret, sonuç günüdür

https://webbilgisayari.editboard.com

121==>islami sözlük<== - Sayfa 5 Empty Geri: ==>islami sözlük<== Ptsi Tem. 14, 2008 8:51 pm

xD_Dijital_Manyaq_xD

xD_Dijital_Manyaq_xD
Co Admin
Co Admin

BAKARA SÛRESİ

Kur'an-ı Kerîm'in ikinci ve en uzun suresi. Medine'de ilk nazil olan suredir. Kur'an'ın en son inen ayeti de bu urenin 281. ayeti olduğu için tamamlanması onbir yıl sürmüştür. Ayet sayısı ikiyüzseksenaltı, kelimeleri altıbinyüzyirmi, harfleri yirmibeşbinbeşyüzdür. Fasılaları mim, nûn, dâl, be, re, kâf, lâm harfleridir.
Medine'de inmesi ve en uzun sure olmasından dolayı, İslâmî hükümlerle ilgili birçok konuları ihtiva etmektedir. Fatiha suresi Kur'an'ın bir özeti olarak kabul edilirse, Bakara suresi de Kur'an'ın bir tafsilidir. Surede İslâm'ın önemli ve başlıca temel esaslarını kabul edip etmeme durumu değerlendirilmektedir. Tevhîd akîdesinin hak olduğunu ispat etmek için çeşitli tabiat olaylarındaki hikmetler ve ayetler anlatılmıştır. Yalnız dilleriyle iman eden münâfık kitlenin halleri ve Hz. Âdem (a.s.)'ın kıssası teferruatıyla aktarılır. İsrailoğullarına verilen nimetler ve onların bu nimetleri inkârları, Hz. Peygamber'e düşmanlıkları ve müslümanların aleyhine olan tavırları ifade edilir. Daha önce gönderilen kitap ve şerîatların neshedildiği, İslâm'ın en son ve en mükemmel din olduğu, Hz. İbrahim (a.s.)'ın getirdiği tevhid akidesi, İsrailoğulları'nın bu dini ve tevhid anlayışını benimsememeleri, Hz. İbrahim'in Kâbe'yi inşa edişi, kıblenin Kudüs'ten Mekke'ye tahvili ve Kâbe' nin İslâm dinindeki yeri ,anlatılır. Müslümanların birçok güçlüklere uğrayacakları, karşılaşılan bu sıkıntıların sona ereceği ve İslâm'ın er geç muzaffer olacağından bahsedilir. Daha sonra İslâm'da helâl ve haramlar ele alınır. Ayrıca, İslâm'ın namaz, oruç, zekât hacc, cihat ve şehadet gibi emirleri anlatılır. İçki, adam öldürme, zina, nikâh, kısas, yetimlerin haklarından, kadınların hayız hâllerinden, talak, iddet ve nafakalarından bahsedilir.
Allah'ın emir ve yasakları, iman edip tağut*a karşı durmanın önemi ve imanın ancak tağutun hükümlerinden uzak olmakla tamamlanabileceği anlatılır. Sonunda İslâm'da borçlanmanın, şahitliğin, rehinin ve bunlarla ilgili diğer hüküm ve prensiplerden; faizin yasak oluşundan, toplum içinde borç vermek suretiyle müslümanların birbirlerine yardımcı olmaları gerektiğinden ve sure ile gelen bütün hükümlerin, İslâm toplumunun ve devletin vazgeçilmez temel unsurları olduğundan bahsedilir.
Bakara suresi adını 67-71. ayetlerde geçen "Bakara" kelimesinden almıştır. Bakara kelimesi Bakar'dan gelmektedir ki sığır demektir. Kelimenin sonundaki te, tekil için kullanıldığında bir tek sığır demek olur. Eğer te'nis (dişilik) için olursa inek demek olur. Genellikle bu ikinci şık kabul edilmiştir.
Sureye adını veren bu olay, Hz. Musa (a.s.) döneminde meydana gelmiştir. Zira altmış yedinci ayette Hz. Musa kavmine bir inek kesmelerini söylediği zaman, bunu çok garipseyerek "Sen bizimle alay mı ediyorsun?" demişlerdi. Meselenin aslı şu idi:
İsrailoğulları içinde zengin bir adam vardı. Bunun da bir kızı ve fakir bir yeğeni vardı. Yeğeni amcasından kızını istedi. Adam kabul etmedi. Genç de buna kızarak "Yemin ederim, amcamı öldürüp, malını da, kızını da alacağım" dedi. Delikanlı amcasına gelerek" amca şuraya tacirler gelmiş, onlara gidelim de bir şeyler satın alayım. Seni yanımda görürlerse bana mal verirler" dedi. Amcası da geceleyin yeğeni ile birlikte çıktı. Yeğeni yolda onu öldürüp, evine döndü. Sabah olunca da, hiç bir şey bilmiyormuş gibi amcasını aramaya başladı. Bulamayınca akşamki yere doğru gitti. Birkaç kişi amcasının başında toplanmıştı. Onlara: "Amcamı siz öldürdünüz" diyerek diyetini istedi. Ağlayıp, üstünü başını yırtmağa başladı. Sonunda durumu Hz. Musa'ya arz etti. Hz. Musa (a.s.) da onlara diyet vermelerini emretti. Onlar da "Ya Musa, Rabbine dua et, katili meydana çıkarsın. Aksi takdirde bizim için ayıp olacaktır." dediler. Musa da onlara bir inek kesmelerini, etini maktûle dokundurmalarını söyledi. Onlar da "böyle şey olur mu?" diye garipsediler. Hz. Musa'nın bu talebinden kurtulmak ve başlarından atmak için ineğin nasıl bir inek olduğunu sordular. Her seferinde Mûsa'ya karşılık vererek bunu yapmaktan kaçındılar. Çok uzun tereddütlerden sonra vasıfları surede belirtilen ineği bulup kestiler. Etinin bir kısmını maktûle dokundurunca maktûl dirilip kendisini yeğeninin öldürdüğünü söyledi ve tekrar düşüp öldü. Bunun üzerine katile miras vermediler, ondan sonra da bu hüküm devam etti. (Sâbunî, Safvetu't-Tefâsir, 1/76). Aynı konu Kitab-ı Mukaddes'de de geçmektedir (Â'dâd, 7, 63-68; Tesniye, 21, 1-9).
Görüldüğü gibi olayda öldükten sonra dirilmeye açık işaret vardır. Bunun yanı sıra, İsrailliler'in Mısırlılar'dan görerek benimsedikleri öküze tapma olayının dolaylı yoldan kaldırılması da vardır.
Bakara suresinin fazileti hakkında birçok hadîs-i şerif vârid olmuştur:
"Her şeyin bir zirvesi vardır. Kur'an'ın zirvesi de Bakara suresidir. Her kim onu evinde geceleyin okursa üç gün o eve şeytan girmez. Kim de onu evinde gündüzün okursa o eve üç gün ,şeytan girmez. " (Suyûtî, Câmiu's-Sağîr; Ebu Yâ'lâ, İbn Hibbân, Taberânî, Beyhakî).
"Kur'an'ın en faziletli suresi Bakara suresidir. Onun da en büyük ayeti Âyetü'l-Kürsî'dir. Bir evde Bakara suresi okunursa şeytan onu dinlemeye tahammül edemeyerek oradan dışarı fırlar. " (Suyûtî, Camiu's-Sağîr).
"İki parlak sureyi, Bakara ile Âli İmrân surelerini okuyun. Çünkü bunlar kıyamet gününde iki gölgelik yahut iki kuş bölüğü gibi gelir, okuyucularını mahşerin sıcağından korurlar, onları müdafaa ederler. Bakara suresini okuyun. Ona sahip olmak bereket, onu terketmek pişmanlıktır. Sihirbazlar onu elde etmeğe güç yetiremezler. " (Suyutî, Camiu's-Sağîr; Müslim, 1/553, hadis no: 804).
"Her kim Bakara suresini okursa başına Cennet tacı geçirilir. " (Dârimî 2/447, 10572).
"Bakara suresini öğretmek bereket, terketmek ise pişmanlıktır. Sihirbazlar onu elde etmeğe güç yetiremezler. O Kur'an'ın çadırıdır. " (Dârimî, 2/446, 10570).
Bakara suresinin 255. ayeti olan Âyetü'l-Kürsî ayrı bir özellik taşımaktadır. Bu konuda da iki hadis zikretmekle yetineceğiz.
"Her şeyin bir zirvesi vardır. Kur'an'ın zirvesi de Bakara suresidir. Onda öyle bir ayet vardır ki o ayet Kur' an ayetlerinin efendisidir. O da Âyetü'l-Kürsî'dir. " (Tirmizî, V,157, hadis no: 2878).
Bakara suresinin Âmene'r-Resûlû olarak meşhur olan son iki ayetinin de çok büyük faziletleri vardır.
"İbn Abbas'ın rivayetine göre, bir gün Cebrail (a.s.) Peygamber (s.a.s.)'in yanında otururken yukarıdan kapı sesi gibi bir ses duydu. Başını kaldırdı: "İşte bugün gökten bir kapı açıldı. Şimdiye kadar bu kapı açılmamıştı. Gökten bir melek indi. O da bugüne kadar inmemişti. Melek selâm verdi ve: "Müjde, sana iki nur verildi ki senden önce hiçbir peygambere verilmemiştir. Bunlar: Fatiha suresi ile Bakara suresinin son ayetleridir. Kim bunlardan bir harf okursa muhakkak sevabını görür. " (Müslim, I, 554, hadis no: 806) buyurdu.
Ebu Mes'ud'un rivayet ettiği hadîs ise şöyledir: "Her kim Bakara suresinin son iki ayetini okursa onu her türlü kötülükten korurlar. " (Müslim, I, 555, hadis no: 807).
Numan b. Beşir'den rivayet edilen bir hadis-i şerifte de şöyle buyrulmaktadır: "Cenâb-ı Allah gökleri ve yeri yaratmadan iki bin sene evvel bir kitap yazdı. Ondan iki ayet indirerek Bakara suresini tamamladı. Bunlar bir evde üç gece okunursa o eve ,şeytan yaklaşmaz. " (Tirmizî, V, 160, hadis no: 2882)

https://webbilgisayari.editboard.com

122==>islami sözlük<== - Sayfa 5 Empty Geri: ==>islami sözlük<== Ptsi Tem. 14, 2008 8:51 pm

xD_Dijital_Manyaq_xD

xD_Dijital_Manyaq_xD
Co Admin
Co Admin

el-BÂKÎ

Allah'ın güzel isimlerinden biri.
Varlığının sonu olmayan, varlığın devamı, önü ve sonu olmamak anlamına gelmektedir. Başlangıcı olmamak anlamıyla Allahu Teâlâ'ya "el-Kadîm"; sonu olmamak anlamında da "el-Bâkî" denir. Bu manalara yakın "el-Ezelî, el-Ebedî" ism-i şerifleri de vardır. Ezel, geçmişte başlangıcı olmayan; ebed, ilerde sonu olmayan demektir. Allah'ın varlığı imtidad, istimrar ve devam bakımından zaman methumunun içine girmez. Zaman, yaratılmışlara hastır. Kâinat yokken zaman da yoktu, fakat Allah vardı. Kâinat bittiğinde zaman da bitecektir, ancak Allah bâkîdir. Dünyadaki her şey fanîdir, Allah ise bâkîdir.
Allahu Teâlâ Rahmân suresinde şöyle buyurur: "Yeryüzünde bulunan her şey fanîdir. Ancak yüce ve cömert olan Rabb'ının varlığı bâkîdir. " (er-Rahmân, 55/26-27).
Vâcibu'l-Vücud olan Cenâb-ı Hakk'ın, vücuddan ayrılması mümteni olduğuna, vücud da, varlığının evveli olmamak manasına gelen Kıdem'i gerektirdiğine göre, Kıdem'i sabit olanın ademi mümtenidir. Kıdemi sabit olan Cenâb-ı Hakk, beka sıfatına haiz olmakla bakidir. (bk. Bekâ) "O, evveldir ve ahirdir, hem zahirdir, hem batındır. O, her şeyi kemâliyle bilendir. " (el-Hadid 57/3) Sebepler O'ndan başlar, müsebbebler O'na müntehi olur. O, başlangıçsızdır, sonu da gelmez, isim ve sıfatlarıyla ezelidir.

https://webbilgisayari.editboard.com

123==>islami sözlük<== - Sayfa 5 Empty Geri: ==>islami sözlük<== Ptsi Tem. 14, 2008 8:51 pm

xD_Dijital_Manyaq_xD

xD_Dijital_Manyaq_xD
Co Admin
Co Admin

BAKİ MEZARLIĞI

Hz. Peygamber (s.a.s.) zamanında Medine İslâm devletinin gerçekleşmesinden sonra kurulan bir mezarlıktır. Buna el-Bakî', Cennetü'l-Bakî, Bakî'u'l-Garkad isimleri de verilmiştir. Fakat genellikle kısaca el- Bakî' denilmektedir. Bu mezarlığa ilk defnedilen sahabî, İslâm'ın Medine'de yayılmasında büyük emeği geçen ve İslâm'da ilk defa müslümanlara cuma namazı kıldıran Es'ad b. Zürare* oldu. Başka bir kanaate göre el-Bakî'ye ilk defa Osman b. Maz'un defnedilmiştir. Daha sonra Medine-i Münevvere'nin bu meşhur mezarlığına ashabtan vefat edenlerle Hz. Peygamber'in yakınları, oğlu İbrahim gömülmüştü. Hz. Fâtıma ve oğlu Hz. Hasan burada medfundurlar. Resulullah (s.a.s.), hayatta iken bu mezarlığa sık sık uğrar ve burada yatan ashaba dua ederdi. El-Bakî' mezarlığı İslâm tarihi boyunca önemli şahsiyetlerin defnedildiği bir mezarlık olmuştur. El-Bakî Medine'nin dışında bulunmaktadır. Suudî ailesinin Hicaz'a hakim olmasından sonra burada bulunan mezarlar tamamen düz bir satıh haline getirilmiş ve içine girilip ziyaret yapılması yasaklanmıştır..

https://webbilgisayari.editboard.com

124==>islami sözlük<== - Sayfa 5 Empty Geri: ==>islami sözlük<== Ptsi Tem. 14, 2008 8:52 pm

xD_Dijital_Manyaq_xD

xD_Dijital_Manyaq_xD
Co Admin
Co Admin

BÂLİĞ

Çocukluğunu geride bırakarak kendi kişiliğine ve cinsiyetine kavuşan erkek. Bu durumdaki kadına da bâliğa denir.
Bir erkeğin veya kızın bâliğ olacak yaşa erişmesine bulûğ çağı ya da erginlik çağı adı verilir.
Bir insanın bâliğ olması, belirli bir ölçüye vurulamaz. Yaş kesin ve belirli bir ölçü değildir. Ancak, bu durumu insanın fizyolojik yapısıyla izah edebiliriz. Her insanın gelişimi ve vücut yapısı aynı özelliği taşımaz. Bazı insanların daha erken bulûğa erdiği görülebilir.
İnsanın bâliğ olmasında iklim özelliğinin de etkisi vardır. Sıcak iklimlerde daha erken yaşlarda bulûğa erildiği görülebilmektedir.
Bulûğ çağının başlangıcı kızlarda dokuz, erkeklerde oniki yaştır. Son sınırı her ikisi için onbeş yaştır.
Erkeğin bâliğ olması ihtilam olmasıyla, kızın bâliğa olması ay hâli görmesiyle kesinleşir. Bu yaşa geldikleri halde kendilerinde bu özellik görülmeyenler hükmen bâliğ olmuş sayılırlar. Bâliğ kimseler hakkındaki hükümler bunlar için de geçerlidir.
İbn Ömer Uhud savaşına katılmak istediği halde peygamberimiz ona izin vermemiştir. Ancak onbeş yaşına geldiği zaman ona Hendek savaşına katılma izni verilmiştir. (Buhârî, İbn Mace).
Bâliğ olan insan, bazı sorumluluklar yüklenir. İslâm ve akıl bir insanın mükellef olmasını gerektirdiği gibi, bâliğ olmak da mükellefiyeti gerektirir. Her bâliğ insan akıllı olması halinde İslâm'ın bütün hükümlerini yerine getirmekle yükümlü olduğu gibi, İslâm'ın bütün emirlerinin yaşanması ve yeryüzünde uygulanmasından da sorumludur. Allah'a olan kulluğunu Allah'ın emirlerini yerine getirmekle ifa edebilir.

https://webbilgisayari.editboard.com

125==>islami sözlük<== - Sayfa 5 Empty Geri: ==>islami sözlük<== Ptsi Tem. 14, 2008 8:52 pm

xD_Dijital_Manyaq_xD

xD_Dijital_Manyaq_xD
Co Admin
Co Admin

el-BÂRÎ'

Cenâb-ı Allah'ın isimlerinden biri. Bir örnek ve emsâle ihtiyaç duymadan yaratan zat anlamına.
Eşyayı ve her şeyin âzâ ve cihazını birbirine uygun ve mülâyim bir halde yaratan. Her şeyin vücudu mütenâsip, yani âzâsı, hayat cihazları ve anâsırı keyfiyet ve kemiyet itibariyle birbirine uygun ve yaraşık olarak yaratıldığı gibi her şeyin hizmeti ve faydası umumi ahenge uygun yaratılmıştır. Öyle ki, bütün eşya birbirine lâzım ve mülâyim ve bu namütenâhi âlemler gûya ki, bir tek makina imiş gibi, her şey bir şey için ve bir şey her şey içindir.
Kur'an'da Bârî kelimesi, halik ve musavvir ile birlikte zikredilmektedir.
Bârî vasfı Kur'an-ı Kerîm'de üç yerde açıklanır. Haşr suresinde: "O, öyle Allah'tır ki, vücuda getireceği herşeyi hikmeti muktezasınca takdir edendir. Onları var edendir. Varlıklara sûret verendir. En güzel isimler O'nundur. Göklerde ve yerde ne varsa (hepsi) O'nu tesbih (ve tenzih) eder. O, galib-i mutlaktır. Yegane hüküm ve hikmet sahibidir. " (el-Haşr, 59/24) Allah bir şeyi, bir şeyden olmayarak yaratır (ibda). Yani yoktan yaratır. Şeyler, maddesiz olarak ketm-i ademden çıkar. Cenâb-ı Hakk'ın, âlemi yaratması bakımından üç değişmez sıfatı vardır: İbda, Halk, Tedbir, İbda, bir şeyi yoktan var etmektir. Halk, bir şeyi bir şeyden var etmektir. Tedbir de, bütün alemi idare etmek demektir. (el-Bakara, 2/54).
Bârî, Berae fiilinden gelir ve yaratıcı demektir. Yaratmak (halk), iki manaya delâlet eder: Takdir ve yok olan şeye vücud vermek; hiçbir asıl ve misali yok iken icat etmek. Bazen de inşa manasına kullanılır. Her şeyi tam anlamıyla takdir ve icat ederek yaratan yaratıcı, ancak Allah'tır. "O öyle halik ki, bârî yani öyle temiz yaratıcı ki, yarattıklarını temiz ve sağlam bir nizam üzere seçip tesviye ve tekamül ettirerek birbirinden farklı özellikler ile temyiz ettirir." (Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, İstanbul 1936, VI, 4876).
Bedea fiil kökünden gelen bad'a kelimesi, icat etmek, örneksiz yapmak demektir. Aynı zamanda Allah'ın aletsiz, zamansız ve mekânsız icat etmesi anlamında kullanılır. (Ali Ünal, Kur'an'da Temel Kavramlar, İstanbul 1986, s. 197).

https://webbilgisayari.editboard.com

Sayfa başına dön  Mesaj [5 sayfadaki 8 sayfası]

Sayfaya git : Önceki  1, 2, 3, 4, 5, 6, 7, 8  Sonraki

Similar topics

-

» islami wallpaper

Bu forumun müsaadesi var:
Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz